24 Mart 2025 Pazartesi

BAĞIMSIZ VE TARAFSIZ!

Hani bir tarafta olunca yandaş...

Öbür tarafta olunca tarafsız oluyorsun ya!

Bir tarafa saydırınca "bağımsız yorumcu" olup.

Öbürünü eleştirince "aparat" haline geliyorsun ya...

Haber bültenlerinde "diploma iptalini" protesto edenlere...

"İstanbul Üniversitesi öğrencileri" denirken...

Üniversiteye cami isteyenleri...

En iyimser ihtimalle...

"Bir grup öğrenci" olarak tanımlıyorlar.

Hatta provokatör ilan edip...

Okula sokuşturulan ajan haline getiriyorlar ya..

Veya...

Polise hakaret eden.

Kaldırım taşı, asit atılan...

Küfür kıyamet ayinlerini...

"Demokrasi şöleni" olarak ilan edip...

Gazze protestocularını...

"Toplanmış kalabalıklar" olmakla itham edip.

Yeşil bayrak taşıyanların yumruklanmasını bile...

Rahat rahat alkışlıyorlar ya...

Starbucks'ları filan tıka basa doldurup...

Aynı mesleğin Türk bayraklı versiyonlarını.

Küfürle yuhalıyorlar ya...

Hatta...

Merkezdeki medya organlarında bile...

Çalışanlar arasında...

Sessiz bir siyasi nefret havası estirilip...

Medyanın yazılı olmayan müesses nizamına aykırı davrananlara...

Üstü örtülü...

İmalı hakaretler edip...

Onları sinmeye mecbur bırakıyorlar ya...

Partili olmaya bile gerek yok...

Biraz dindar bile olsan...

Yalan yanlış bir iki vecibeyi yerine getirdiğin görülse...

Ne mavralar döndürülüyor arkandan...

Sen onların hayat tarzıyla ilgili.

Minicik bir espri yapsan...

Bitirirler...

Yaşatmazlar...

Watsapp gruplarında.

Bir tarafa sövmek serbest...

İtiraz hakkın bile yok...

Tersini yapsan.

Ayıplayanlar...

Dışlayanlar arasında.

Gizli "yandaşlar" bile oluyor...

Her türlü küfür edebilip...

Üstelik bunu...

Erkekli kadınlı alkışlayıp.

Sırıtırken...

Sırf İslam dini yasaklıyor.

Muhafazakarlar hazzetmiyor diye...

Eşcinsellere bile kucak açıyorlar ya...

Aslında tablo ortada...

İşte bu.

Tarafsızlık ve bağımsızlık...

Demem o ki...

Kime küfür ettiğini söyle...

Sana ne kadar "bağımsız ve tarafsız" olduğunu söylesinler...

Ha bu arada...

Patent onlara ait...

Tescil ve onay hakkı da...

Ya bağımsız ve tarafsız olacaksın...

Ya da... 

11 Aralık 2024 Çarşamba

EN DİPTE…

 Çok eski arkadaşım kendisi.

On yılların sayısını unuttuk.

O derece yani...

Arada çay içeriz salaş bir yerde...

Bana bu kez dedi ki...

"Abi ben insanları sevmiyorum"

Onun dışındaki her şeyle arası iyi...

Yılanlarla bile iyidir eminim.

Kendisi de çok sevilen biridir bu arada...

Ama kaçıyor topluluktan.

Anlatıyor da anlatıyor geçmişi...

Haklı.

Sonuna kadar haklı da...

Biz neden kaçamıyoruz onun kadar...

Dünyaya bakınca, soykırımdan işkenceye kadar...

Bir şeyler görüyorsun da.

Onlar hep vardı zaten.

Kötülük bambaşka...

Böyle sureti haktan görünen.

Günümüz insanından.

İyi görünüp kötülük yapandan bahsediyorum.

İçi dışı farklı...

Esasen bunu da saklamayan.

Yalanı meslek haline getirip.

Ortaya çıkınca da.

Kendisi ve etrafı tarafından...

"Ne yapsaydı", "ne yapsaydım" diye savunan, savunulan.

"Uydur bir bahane" diyenden.

"Sen de ne kadar prensiplisin" arkadaş diye yadırgayana kadar...

Yalanın kendisi sorun değil de...

Senin bu kadar üzerinde durman sorun sanki...

Deyimler bile kötücül...

"Alemin enayisi sen misin" sözünün bittiği yer bu topraklar...

Bir bakın nasihatlere...

"Sen de diplomatik davran arkadaş" diyenden...

"Yüzüne gül arkasından iş çevir" tavsiyesi verene kadar...

Çünkü genel ilke.

İlkesizliğin kendisi...

Bunları yapanın takdir edildiğinin farkındayız...

Ama çoluğuna çocuğuna aşılamak nedir Allahaşkına...

Her kuşakta daha zenginleşen insan...

Ne yaman çelişkidir ki...

Daha da aç hale geliyor...

Menüdeki her şeyi sipariş edip.

Döke saça yiyor...

Bitiremese de.

Bölüşmüyor...

Gözleri birbirlerinin malında mülkünde...

Şükür de yok...

Mutluluk da...

Her şey haset kötülük...

Ve birbirlerinin sırtına basarak ayakta kalmak üzerine...

İşine yaramayanı çöp sepetine atan...

Kendisi gibi olmayanı...

Aslında olanı da sevmeyen...

Acele acele hatır sorup...

Sonra kendisinin işine yarayıp yaramadığının analizini yapınca...

Ya sana sümük gibi yapışan...

Ya da sonsuza kadar ortadan yok olan...

Açık camdan kaçan bir sinek gibi...

Günümüzün.

Aslında kendinden de nefret eden insanı...

Yakılan, katledilen çocuklara üzülmek yerine...

"Aman bizim başımıza bela olmasınlar" diyebilen...

Sednaya'dan bile etkilenmeyen.

Sabahtan ikindiye kadar geçecek bir hayatta...

Anlamsızlık denizinin tam ortasındaki...

Depderin çukurun. 

En dibinde...

24 Kasım 2024 Pazar

“KAR”A KIŞIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ…

 Bir kaç gün önce kızım için alışverişe çıkmış.

Kışlık bir bot almıştık...

Ayakkabı mağazasındaki tezgahtar kız ile küçük çocukların kısa dönemlik giyecek kullanımı konusundaki geleneksel yakınmayı tam geride bırakıyorduk ki...

Kız demesin mi:

"Artık biz de çocuklar gibiyiz. Ben kendime kar botu almıştım. İki yıldır giyemiyorum. Giymeme gerek kalmıyor"

Gerçekten de.

Kızcağızın sözleri bugün için olsa da.

Kafamda öyle eski anılara yelken açtırdı ki...

Mesela düşündüm...

Gardırobumuzda onca kazak var.

En son kış.

İki ya da üç kez giydim mi bilmiyorum...

Oysa çocukken.

İlk gençliğimizde.

Üniversite çağındayken bile...

Resmi kıyafetimiz kot ve kazaktı.

Böyle kalın kalın kazaklar.

Sobalı evlerde.

O sobanın dibindeki cehennem sıcağında bile, örme kalın kalın kazaklarla oturan insanlar olurdu...

Bugünse herhangi bir ortamda böylesini giyseniz.

Sizi tirim tirim eder.

Herkes de sizi hasta zanneder!

Zaten iç mekanlar her mevsim tişörtlük!

Eskiden kar botlarımız.

Kalın gocuklarımız olurdu ya.

Bugün peki...

Bugün Ankara karlı.

Bir gün giydin giydin.

Yarın yok zaten.

Eski ceketleri saymıyorum bile.

Ankara'nın memur mahallelerinde.

Memur ceketleri.

Kalın örme filan gibi şeylerdi.

Böyle aba gibi filan.

Ceketin içine süveter giymeyen yok gibiydi...

Mayısı görmeden de çıkmazdı o ceketler üstten.

Yünleri filan sarkardı.

Bazı insanlar pantolon altına içlik giyerlerdi.

Samanpazarı esnafı olan babamın müşterileri mesela.

Oturduklarında çoraplarına geçirilmiş içlikleri görünürdü.

Dışarısı kar buz olurdu her daim.

Eve gidilemeyip, ortalıkta kalma ihtimali filan da hesaplanırdı her halde.

Evden çıkan.

Savaşa gidermiş gibi tedbir alır.

Kamp kuracak asker gibi giyinirdi.

Bazıları el örmesi köy çorapları giyerdi.

Öyle her ayakkabıyla olmaz.

İki numara büyük ayakkabı lazım.

Bazıları ise çift çorap giyerlerdi.

O biçim yani....

Ev içi hırkalar kalın kalın olur.

Her daim kullanılırdı.

Kadınlar patik giyerlerdi.

Halen giyen var mı bilmiyorum.

Kışın tahin pekmez yenirdi ki, dışardaki bilinmeyen, tahmin edilemeyen ortamda sıcak kalınabilsin!

İşi döndürüp dolaştırıp.

"Nerede o eski kışlar" noktasına getirmeyeceğim elbette.

Ama bir gerçek de var ki...

Sıcak ve soğuktan bağımsız...

Eski kışlar hepimiz iç içeydik...

Şimdi herkes başka yerde.

Sobanın başında toplananlar.

Geniş evlerin kuytu köşelerine dağıldılar.

Her biri başka odaya gittiler.

Bazısı da başka eve...

Kazaklar, içlikler, botlar, kestaneler yok olurken...

Bugünün insanları her mevsimde okyanustaymış gibi bir cennet yarattılar kendilerine.

Yazın da kışın da...

Ekvator gibi sabit sıcaklıkta hayatları oldu hemen herkesin...

Ne kömür karası vardı bu cennette.

Ne soğuk...

Ne de sıcak...

Ama bir şey eksik...

O da insan sesi sanki...

Eskiden ışıklar loş hale getirildiğinde.

Evi ya sobanın ateşi.

Ya da siyah beyaz televizyonun tek düze ışığı aydınlatırken.

Bugün tek bir aydınlatıcı.

Bilgisayarların ve tabletlerin ışığı.

Yanıp sönen lambaları...

Hayatımızın yeni rengi.

Geldiğimiz son nokta.

Bu mu sahi!

19 Kasım 2024 Salı

THK GELECEĞE KOŞUYOR…

 


Dile kolay 99 yıllık kurum.

1925 yılında Atatürk tarafından kurulmuş olan Türk Hava Kurumu...

Bizim çocukluğumuzda ailelerimizin karınca kararınca bağış yapmak için çırpındıkları, cumhuriyetin en önemli kurumlarından birisiydi.

Tıpkı Kızılay gibi.

Zaman içinde bir şeyler yaşadık da.

Uzun uzun yazmayalım.

Kuruma güven anlamında çok sıkıntılı haberler okuduk.

Bir kısım yönetici görevinden uzaklaştırıldı.

Davalar açıldı.

Oysa iyi yönetilseydi...

Öyle büyük hizmet potansiyeli var ki burada...

THK hem pilot hem yer personeli yetiştiriyor.

Sadece bu pozisyonlar için değil, havacılık için bütün yan personel de bu kurumun üniversitesinde yeşeriyor.

THK'nın o denli büyük bir kampüsü var ki...

Kayyum Heyeti Başkanı Vali Kemal Yurtnaç, "Böyle bir örnek dünyada yok" diyor...

Nasıl olsun.

Pilot yetiştirme, uçak tamir ve bakım birimleri, içinde bir kaç fakülte olan üniversitesi, meslek yüksekokulları, yangın söndürme helikopter ve uçakları ve bunun yan teknolojilerini sağlayan bir çok birim...

THK'da yok yok aslında ama...

Zaman içinde kötü yönetimin her örneğini de gördü burası...

Olağanüstü kötü anlaşmalar, israf ve adını koymayayım da siz tahmin edin, başka başka işlerle kurum 2019 yılında tam 140 milyon dolar borçlu hale getirildi...

Dahası...

THK imajı da alt üst edildi...

Dönemin bakanlarından birisinin ifadesiyle.

"Tabut" olarak adlandırılan uçakları, bırakın yangın söndürmeyi kalkmak için bile uygun değildi...

Gerçek böyle miydi?

Yoksa böyle görünmesi, bu hale getirilmesi mi istenmişti birileri tarafından?

Dahası...

THK idealist bir kadroyla yeniden ayağa kaldırılabilir miydi?

2019'da devlet buraya el koydu.

Yönetime kayyum heyeti atandı.

Son kayyum heyetinin başında tecrübeli Vali Kemal Yurtnaç var...

Bu gibi işlerde kurumları ayağa kaldırma üstadı da olan Kemal Yurtnaç anlatıyor...

"140 milyon dolar borç o yıl içinde 40 milyon dolar daha artacaktı. Çünkü yangın söndürme uçak kiralama işinde yanlış firmalarla iş birliğine gidilmiş... Rusya'dan uçak kiralamışlar... 50 bin dolarlık kiraları 10 bin dolara yapabildiğimizi gördük. Firmaları değiştirdik... Borcumuz 180 milyon dolara çıkmadı... Tersine 120 milyon dolara indirdik"

Yurtnaç daha yapılacak çok işleri olduğunu söylüyor...

Bu kadar borçla nasıl ayağa kalkılır?

Öncelikle THK'nın malı mülkü var.

İstanbul'da 272 odalı bir oteli bile var.

Ama öyle acayip anlaşmalarla, 30-35 yıllığına kiraya verilen yerler var ki...

Kurum kazanacağı parayı adeta çöpe atmış geçmiş dönemde...

Mesela bu gayrimenkullerle ilgili davalar açılmış.

Kiralar yakında gerçek değerine yaklaştırılacak.

Bazı atıl mülkler satılacak.

Geçmişte 15 milyon dolara alınıp, bir milyon dolara elden çıkartılan uçaklar da olmuş...

Bu gibi uygulamalar artık yok.

Yangın söndürme uçakları artık uçuyor, talimlerini yapıyor, yaz aylarına hazır hale getiriliyor. Çünkü bakımları düzenli yapılıyor...

8 uçaktan beşi şimdi hemen uçabilecek durumda.

Geçmişe hep götürüyorum sizi kusura bakmayın.

Ama mecburum...

THK'da geçmişte öyle garip anlaşmalar yapılmış ki mesela...

Kiralama için en az beş ton su haznesi olması şartı getirilmiş uçaklar için.

Oysa ki THK'nın Kanada malı uçakları bundan 50 litre daha az, 4 ton 950 kiloluk hazneye sahip...

Böyle olunca da Rusya'dan filan uçak kiralanmış.

Tabi araya girenler de kazanmış.

Sonrası malum!

Buranın kendi uçakları.

Bile bile atıl hale getirilmiş sanki...

Böyle ince işçilikler görülmüş eskiden!

Bunlar bir bir düzeltiliyor artık.

Uçaklar Kanada malı.

Böyle olunca da.

Bakım için, tamir için Kanada'dan malzemeler bekleniyor...

Onlar gelince de tamirler, bakımlar kolayca yapılıyor...

Aslında bu malzemeleri biz de yapabiliyoruz.

Hatta daha iyisini de...

Çok daha ucuza...

Ankara Ostim'de yaptırabilirsiniz...

Ama...

Bunları uçaklara takmanıza izin verilmiyor...

Uluslararası kurallar gereği.

Burada ben de bir yorum yapayım...

İşte bu uluslararası emperyalizmin bir uzantısı...

Neyse...

Uzun hikaye...

Oraya girmeyelim.

Ha bu arada...

THK Üniversitesinin meslek yüksek okullarında...

Sadece bu orman yangını söndürme uçaklarını kullanmak için bölümler var...

20 ayda mezun olunabiliyor.

Size bir sır...

Çok verimli bir iş sahibi oluyorsunuz.

Sağlığınız da el verirse tabi.

Bir de başarılı olursanız elbette...

İşsiz kalmadan, üstelik sıkı durun, 15 bin euro maaş ile işiniz neredeyse hazır.

Zira bu özel bir alan... 

Yani jet süren, yolcu uçağı süren pilot farklı...

Bununki ise çok farklı.

Birbirlerinin uçaklarını süremiyorlar. 

Farklı uzmanlık alanları...

Buradaki uçakları sürecek pilotlar maalesef yeterince olmadığından...

Bu işe ehliyetli dört de yabancı pilot var THK bünyesinde.

Zaten bu bröveye sahip olunca dünya çapında sırtınız yere gelmiyormuş.

Benden söylemesi...

Bu arada...

THK Başkanı Yurtnaç'ın çok kibar davetinde.

Uzun uzun sohbetin ardından.

Meslek büyüğüm Emin Pazarcı yazısını yetiştirmek üzere ayrılırken.

Başkan Yurtnaç'ın teklifi üzerine...

Diğer meslektaşım olan Bengü Türk TV Genel Yayın Yönetmeni Ünal Kaya ile birlikte...

Simulasyonla uçak kullanmayı denedik.

Size bir sır daha...

Uçak kullanmak acayip zor.

Azıcık heyecanlansanız, eliniz titrese işi mahvediyorsunuz...

Uçağı ben mi indirdim, yoksa yanımdaki hoca mı...

Çok emin değilim.

Ünal ise çok başarılıydı...

Sanki ilk sürüşü değildi!

Bu arada...

Bize bu güzel günde eşlik eden ve bu buluşmayı organize eden, THK'daki meslektaşım Mehtap Sürücü'ye de binlerce teşekkür...

4 Kasım 2024 Pazartesi

ZİHNİMİZ KİME AİT?

 Rocky-4 filmini bilirsiniz...

ABD'li boksör Rocky Balboa.

Duygusuz bir hayvan olarak resmedilen.

Sovyet boksörle dövüşmüştü hatırlarsınız... 

Rocky'yi canlandıran Slyvester Stallone...

Ailesi ve hayatıyla...

Amerikan rüyası ve duygularıyla.

Sonuna kadar desteğimizi almıştı arkasına...

Onlar bizi hiç bir zaman tam olarak kabul etmese de.

Biz onları alıp kabul etmiştik...

Zihnimiz de böyle böyle inşa edildi aslında...

Bizim kafamızda o günlerin Sovyetler Birliği...

Karanlık, duygusuz, çatık kaşlı ve düşmanken...

ABD ve batı bloku...

Olabildiğince, renkli, insancıl, güler yüzlü, coşkulu...

Ve vicdanlı diye düşündürtüyordu kendisini...

Oysa yüzyıllarca sömürgecilik ve işgal.

Dahası.

Soykırım yapıp yerlilerin topraklarını gasp edip.

Başka ülkelerde atom bombasını bile kullanıp...

Irkçılık yapıp, köleleştirdiği insanlara zulümler uygulayıp.

Hırsızlıkla elde ettiği zenginliklerin de yardımıyla.

Harika şehirler inşa edip...

Müthiş refahlar yaratanlar da...

Onlar ve kuzenleri Anglo-saksonlar değil miydi?

Yoksa bütün bu mezalimi yapan Sovyetler miydi?

İnsanlık dışı makinalar...

Hukuksuz, demokrasi karşıtı, servet hırsızları...

Moskova yönetimi miydi?

Şüphesiz Sovyetler'i...

Stalin'i filan sütten çıkmış ak kaşık yapmayacağım...

Ama demem o ki...

Zihnimiz kodları batı yanlısıydı...

Kayıtsız şartsız...

Daha ilkokul dördüncü sınıftayken...

Yapılan münazarada...

Konuşma konum olan Sovyetler Birliği'ni anlatırken...

O günlerde yararlandığım ansiklopedilerin vurguladığı gibi...

Bakü Sovyetlerin başlıca petrol kentlerinden biriydi...

Nato namluları da haklı olarak oraya dönüktü.

Esasen orada Türk falan olduğunu da kimse bize söylememişti...

Zaten Sovyet Rusya, içinde canavarların barındığı...

Sıkı sıkıya kapalı korkutucu bir kutuydu... 

Tabi ki böyle anlatmıyordu da...

Böyle anlıyorduk okuduklarımızdan.

Neyse ki ABD ve Atlantik düzeni filan.

Bizi koruyordu da...

Komünistlerin işgaline uğramıyorduk...

Ansiklopedinin ya da bizim kaynak kitaplarımızın.

Neresini okusanız bunu çıkarıyordunuz...

Bir kafa inşası planı vardı...

Tıpkı bize yardımcı olarak önerilen ansiklopedide...

Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak sundukları gibi...

Böyle böyle elde edildi jenerasyonların zihinleri...

Seksenli yılların başlarında batı hayranıydık.

Daha çok da Amerikalıların.

Hatta batı karşıtları bile.

Gizliden gizliye onlara gıptayla bakarlardı...

İlerde çıkacakları "sol" yolculuklarında bile "batı" rotasını takip edeceklerdi zira...

İşte o başlangıç yıllarında...

Hep Amerikan filmlerini izlerdik.

Harçlıklarımızı biriktirerek gittiğimiz sinemalarda...

Tüm enstantaneleri kafamızda biriktirir.

Filmi görmeyen arkadaşlarımıza ağzımızı şişire şişire anlatırdık...

Ankara'daki Jussmat üssündeki Amerikan askerlerinin.

Alışveriş yaptıkları yerleri.

Kotları, kolaları, spor malzemelerini biz de edinmeye uğraşırdık.

O günün tek kanallı siyah beyaz televizyonunda.

Daha çok ellilerin altmışların Amerikan filmlerini bile izlerken...

O geniş, rahat, müreffeh hayatları ve aşkları izlerken...

Bize gösterilmek istenen şeyler...

Atom bombasıyla cezalandırılan Japonlar değildi kuşkusuz.

Sopsoğuk uzak durulması gereken.

Soğuk savaşın Sovyetlerini...

Konuşmaktan bile korktuğumuz komunizmi...

İran'ın aslında olmayan ancak.

Dönemin matbuatı tarafından sürekli pompalanan "bize rejim ihraç edecekler" teranesine...

Filmlerden, kitaplardan, gazetelerden maruz kalırdık... 

Şeriat öcüsü, komünizm gulyabanisi bir yanda...

Kola kutusu, güzel yaşam, sinema, patlamış mısır, beyzbol topu diğer yanda...

Geniş arabaları geniş ve bahçeli evleri gözlerimize sokanlar...

Vietnam'da vahşileri ehlileştirirken...

Bir yandan da geri kalmış ülkelere demokrasi getirirken...

Başka haltlar da karıştırdıklarını görmemizi isterler miydi ki?

Bugün de çok şey değişmedi aslında...

Zihniminiz öyle bir kodlanmış ki...

Bağımsız yayın organlarında gördüğümüzü bile doğru okuyamıyoruz artık...

Geçtim Gazze'yi, Lübnan'ı, İran'ı...

Gürcistan'daki seçimleri izlerken bile...

Batının lanetlediği Gürcü Rüyası partisinin birinciliğini...

Zihnimizde illegalize etmekten kendimizi alıkoyamıyoruz...

Seçim sonuçlarını protesto için halkı sokağa davet eden...

Ülkenin batı yanlısı Cumhurbaşkanı'nın aslen Fransız vatandaşı olmasını...

Hatta eskiden Fransa'nın Tiflis büyükelçiliğini yapmış bulunmasını filan...

Hiç mi yadırgamıyoruz?

Bunda bir saçmalık olduğunu ne kadar az görüyoruz...

Sokaklarda turuncu devrim benzeri gösteri yapanları...

"Özgürlükçü gençler" olarak kodluyoruz zihnimizde değil mi?

Bizim görmemiz istendiği gibi...

Karşı tarafın da, "Rusçu" ve demokrasi dışı aktörler olduğunu anlayabilmemiz gibi!

Neden Gürcüler, Çinliler, İranlılar batıya yatmıyor diye düşünenlerimiz hiç az değil eminim...

Batıya yatınca ne olacak sahi?

İsrail'e de yatmış olacak...

İsrail'in demokrasiyle filan ilgisi var mı?

Yok da.

Bize gösterilen.

Seküler bir toplum.

Zaman zaman esirlerini kurtarmak için protesto yapar gibi görünen...

Soykırımcılığı legalize edip kutsayan...

Kötü kokan bir yığın...

Ama böyle görmemiz istenmiyor...

Onları oldukları gibi görsek bile...

Zihnimizdeki kodlar hemen devreye giriyor...

Hata veriyor...

Esasen o kodlar.

Hayata ve insanlığa bütün bakışımızı şekillendiriyor. 

Tayvan-Çin meselesine bakışımızı da etkiliyor...

Çin'i tehdit olarak algılatıyor mesela...

Gün gelecek her şeyimizi, bütün pazarımızı alacaklar diye...

Zaten alttan alta bize de...

"Doğu Türkistan'ı unutma" filan diyorlar...

Uygur Türklerini çok sevdiklerinden mi?

Elbette değil...

Çin ile aramızda krizler çıksın diye...

Oralara yanaşmayalım diye.

BRİCS'ten de...

Diğer yakın organizasyonlardan da uzak duralım diye...

Dünyanın o kısmında bir tehdit algılamamız sağlanırken...

ABD-İsrail-Batı blokunun bölgemizdeki fiili işgali...

Terörü/soykırımı açıktan desteklemesi...

Geçiştirilecek küçük mesele gibi kodlanıyor...

Kuzey Kore liderini...

Tehlikeli, sıra dışı, diktatör, evlerden uzak bir karakter olarak görüp.

Yedi bin kilometre menzilli olduğu söylenen füzelerini.

Büyük korkuyla izlerken de...

O kodların etkisindeyiz...

Güney Kore'ye gönderdiği çöp balonlarını da tiksinerek izliyoruz haklı olarak...

Tiksinilecek daha büyük şeyleri de göz ardı ederek...

Görmemiz istendiği gibi...

Yine Kuzey Kore liderinin Rusya'ya gönderdiği 7-8 bin askerinin.

Ukrayna ile savaşmasının bizi dehşete sürüklemesi istenirken.

ABD'nin binlerce kilometre öteden gönderdiği, 45 bin askerinin coğrafyamızda olmasını...

Üstelik soykırım nöbetçiliği yapmasını.

Günlük hayatın doğal akışı gibi görebiliyoruz...

Mahallenin kabadayısına kafa tutmak ne haddimize...

Holywood gülüşlü adam ve kadınların yanında olmak varken...

İslami ekstremizm, IŞİD, komunizm, Rusya, Çin tehdidi, Pyongang yönetimi, Tahran'daki füzeler bize korku tüneli gibi sunuluyor...

Hep bizim adımıza düşündüler zaten...

Şablonu verdiler.

Dışına çıkmamızı yasakladılar....

Hoş...

Biz de çok mütemayildik buna...

Hani İsrail'le savaşmanın kodlarımızda olmadığını söylüyordu ya birisi... 

Suçu da yok aslında.

Testinin sızdırdığı su misali...

Tornası böyle.

Kodları böyle...