11 Ocak 2026 Pazar

NEFRET KARDEŞLİĞİ…

 Çocukluğumda...

İki farklı Türkiye'de yaşıyordum adeta...

Birisi okul ve etrafındaki olabildiğince seküler çevre...

Diğer tarafta da yaz tatillerinde her gün gittiğim.

Babamın esnaflık yaptığı tarihi çarşıdaki...

Kuran kursları...

Poturlu takkeli esansçıları...

İbriklerle sokakta abdest alanları...

Hasır seccadelerde namaz kılanlarıyla...

Sanki bambaşka bir ülkedeki yaşam tarzı...

1980 darbe süreci öncesi ve sonrası malum...

Merkez medyadaki muhafazakar imajı çok sorunlu...

Ana akım gazetelerde Başbakan Özal ve bazı muhafazakar siyasetçiler...

Henüz siyasi yasaklı olan Erbakan filan...

Sırf namaz kıldıkları için.

"Takunyalı" tabiriyle aşağılanırken...

Namaz kılanların pantolon ütülerinden...

Askerde yapılan diz kontrollerine kadar!

Acayip "haberlerle" dolu neşriyatlar!

Bu arada...

Bazı siyasetçilerin...

Hacca gitmeleri bile sert şekilde eleştirilirken...

Muhafazakar kesimlerin bunları işittiği ve gördüğü halde...

Hep edilgen kalmaları...

Buna mukabil benim ilk, orta ve lise eğitimimi gördüğüm okul çevrelerinde de...

Ciddi bir kesimin...

Dini değerlere aşırı alerjik yaklaşımı...

Peygamber efendimize atılan akıl almaz iftiraları bile, ilk kez okuldaki bazı öğrencilerden işitmem!

Üstüne üstlük...

Ders kitaplarımızda bile örtülü çarşaflı insanlar tasvir edilerek...

Cumhuriyetin bizi bu "karanlık ve gerici" kafa yapısından kurtardığının anlatılması...

Bu arada yazmak zorundayım ki...

Ailemde baş örtülü biri hiç olmadı...

Ama bu durumum, kıyafet tercihini o yönde yapmış insanlara karşı adalet duygumu harekete geçirmeye asla engel olmadı...

Dönemin mizah dergileri Gırgır, Çarşaf ve Fırt'tı...

Okuyorduk haliyle...

Olabildiğince politik eleştiri yapılırken...

Derginin fiyatının seksen lira olduğu günlerde.

Dergi kapağında Başbakan Turgut Özal'ın sekiz kez kafasının çizilerek...

Derginin fiyatı eşittir sekiz Turgut denilerek politik espirinin dibine vuruluyor...

Buna mukabil ipleri elinde tutan cuntacıları eleştirmekte zorlanılıyordu...

Bir yandan da yine bu mizah dergilerinde...

Hacı, hoca, dindar, sarıklı, takkeli, takunyalı tiplemeler ağızlarından salya saçılarak çizilirken...

"Atatürkçü" olduğu vurgulanan...

Gerçekte Atatürk'le ilgili değil.

Sadece dibine kadar "din dışı" olan tiplemeler hep "aydınlık" olarak tasvir edilirken...

Sünni islam dışındaki inançların, dinlerin, mezheplerin...

Hiç eleştiri, mizah vs konusu yapılmaması...

Yapılamaması....

Enteresan geliyordu hep...

Ötesi...

Ankara merkezden uzaklaşınca gördüğünüz manzara...

Hep bu tarz koyu dindar insanların oluşturdukları kültürdü...

Ancak...

Filmlerde, dizilerde bile hep bu kültüre saldırılırdı...

Hacı-hoca olarak resmedilen dindar takımı...

Dolandırıcı, üç kağıtçı, karanlık, menfaatçi, rüşvetçi ve namussuz olarak sunuluyordu beyaz camdan...

Hacı tipli bakkal pirince taş karıştırıyor...

Hacı, hoca tipli dindarlar hırsızlık yapıyor, faiz alıyor...

Hacı ev sahibi aşırı insafsız ve kadınlara yan gözle bakan ahlaksız...

Ve yine takkeli namaz kılan dindar imajı rüşvetçi olarak gösteriliyordu...

Buna karşılık "aydınlık" bazı tipler, geri kalmış toplum kesimlerini "seküler" ve tabi ki "dürüst" bir hayata çağırıyorlardı!

Bu senarist ve sözüm ona aydın görünümlü tipler de...

Eleştiri adı altında yaptıkları bu hakaretlerin arkasına saklanırken de...

Hep bir "sihirli" sözcük kullanıyorlardı...

"Halkın saf dini duygularını sömürenler" oluyordu bu sihirli sözcük.

Sanki halk birileri tarafından "din"le kandırılıyor...

Aslında halkın bu saf duyguları olmasa...

Hadi daha açık yazalım...

Din olmasa...

Başımıza hiç bir melanet gelmeyecek diye düşündürtülüyordu...

İlginçtir...

Bu filmlerde oynayan aktörler de...

Yıllarca muhafazakar kesim tarafından hep baş üzerinde taşındı...

Bütün bu aşağılamalar da muhafazakarlar tarafından yıllarca sineye çekildi...

Belki de fitne çıkarmamak adına sesleri çıkmıyordu...

Okuldaki çevreniz seküler bir semtte ise...

İstisnalar da olmakla birlikte tabi....

Birinin dindar olduğu ortaya çıktığında.

Ona "gerici" kulpu takarlardı...

"Bu sofununr, irticacının teki" filan derlerdi...

Mezuniyet töreninde içki içmezsen "örümcek kafalı" olurdun...

Ama sen karşı tarafın, inancı ya da inançsızlığına ilişkin bir yorum yapsan.

Sanırım o gün bacağından asılırdın!

O tarz yerlerde...

Buradan neşet eden ve bugünkü zihnimize taşıdığımız yansıma ise...

Olabildiğince aşağılık kompleksli...

"Bizden bir şey olmaz" diyen ve kendi ülkesinden, halkından, değerlerinden nefret eden...

İçinde bulunduğu coğrafyanın özellikle güneyindeki ülkelerde yaşayanlara mesafeli...

Filistinlileri topraklarını satan bir halk olarak niteleyen...

Arapları tamamen hor gören...

Batıya adeta tapan...

Ele geçirilmiş bir kafa yapısıydı...

Oysa Atatürk ve arkadaşları ülkeyi İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar, Yunanlıların elinden kurtarmıştı...

O işgalci batılılara kızmazdık da...

Hep Araplara, müslümanlara filan kızardık...

Hep kafamızda yarattığımız, sarıklı, cüppeli, ihramlı, entarili, fesli tiplerden, başörtülü kadınlardan, çarşaflılardan nefret etmeye kodlanmıştık...

Ülkede hakim güç muhafazakarlardı ama...

O gücü gerçek anlamda kullananlar ultra seküler elitti...

Bunlar medyaya da, kamuoyuna da, sanat camiasına da, entellektüel kesime de hakimlerdi...

Kenan Evren'i darbe yaptığı için sevmiyor filan değillerdi...

"Sol"un önünü kestiğini düşündükleri için...

"Hoca çocuğu" olduğunu söylemesinden dolayı...

Evren ile sıkıntıları vardı...

Yoksa "kadınların başını zorla açtıran" Evren ile hiç bir sorunları yoktu...

O dönemlerin gözde spikerlerinden birisinin...

Yayınında ağırladığı İçişleri bakanına...

Kadınların başörtüsünden özellikle "kapkara" olanlardan nasıl korktuğunu anlatması...

O bakanın da görece muhafazakar kanattan oy almasına rağmen...

Zamanın ruhu gereği bunu sineye çekmesi...

Gözümün önünden gitmeyen bir enstantaneydi...

Atatürk'ün Meclis açılışında yaptığı dua fotoğrafı...

O gün çok göz önünde değildi...

Atatürk'ün diğer resimleri revaçtaydı...

Olanı değil.

Göstermek istediklerini gösteriyorlar.

Algılatıyorlardı...

O günün hastalıklı sekülerleri ile...

Bugünün görüntücü ve hastalıklı sekülerleri arasında bakış açıları çok benzer aslında...

Kimisi Atatürkçü, kimisi Kürtçü kimisi başka bir şey...

Ortak özellikleri ise İslam alerjileri...

Adı lazım değil bir dergi Hazreti Muhammed'i resmetti ya yakın zamanda...

Hemen bizim vogue solcuları çıktı onları korumaya...

Sözde Atatürkçüler eşlik etti onlara...

Oysa aralarında ciddi bir fark olması gerekirken...

Atatürkçülük ile siyasal kürtçülük çizgisi...

Karşılarına çıkan "dindar düşman"a karşı tek vücut olmuştu hemen!

Ama son tahlilde...

Tanıdık bir nefretti...

"Bizim başımıza gelenler hep İslam yüzünden" denilmek istenirken...

Bir anda solculuktan siyonizme terfi ettikleri de oluyordu...

Azıcık utandıkları için dillerini değiştirip...

"Sen de geri kalmasaydın da, ülkeni savunsaydın" filan denmek istenip...

Çocukları adice öldürenler temize çıkarılmaya çalışılırken...

"7 Ekim'deki Aksa Tufanı operasyonu"nu eleştirip...

Ülkelerine dönük ablukayı kırmaya çalışanlara"Terörist" diyen zihniyet....

Aynı zamanda...

Ders kitaplarında "coğrafi keşif" olarak anlattıkları şeylerin, aslında sömürgeci bir hırsızlık olduğunu olabildiğince gizlerlerken...

Ve hırsızlar, "kaşif" olarak bize sunulmaya çalışılırken...

Bu zehirli zihniyet tüccarlarını onlarca yıldır tanıdığımı hatırlarım...

Sonra düşünürüm.

Kendinden atasından nefret eden...

Bu nefreti "düşmanına tapma" noktasına taşıyan bir başka kesim daha var mıdır acaba şu kocaman dünyada...

Var mıdır sahi...

13 Aralık 2025 Cumartesi

İĞDE…

 Yürüyüş yolunda ağaçlar...

Kıpkırmızı iğdeler sarkıtıyorlar...

Koparan yok...

Eskiden At Pazarı'nda çuvallarda satılırdı.

Keçiboynuzu gibi...

Firik desen onu da bilmezler artık...

Şimdi artık lüks caddeler, hoş mekanlar...

Oralarda buğday tarlası vardı bir zamanlar...

Bir iki dal başağı koparıp...

Tavada ısıtıp.

Azıcık ovuşturunca...

Çıtırı çerez olurdu taneler...

Ümitköy'deki AVM'nin olduğu yerde.

Dere vardı o zaman...

Hasır sepeti daldırınca.

Balık tutardın... 

Su da içerdin oradan...

Gezen koyunları da...

At arabalarını.

Eşeğe binenleri...

Ayı oynatanları...

Ve...

Çiğdemleri de kaydetmiş beynin bir köşesi...

Çiğdemin sınırlı tadı için...

Girdiğimiz zahmeti de...

Beyaz ve yayvan...

Piştiğinde et tadı veren...

Mantarları da...

Veya...

Her köşe başındaki dut ağaçlarını.

Tabi haliyle...

Tornet tekeri takan.

İğneli sapan yapan çocukların maharetlerini...

Tuşlu telefonu bile bilmeyen bugünküler...

Nereden bilecek?

"Eski günler ne güzeldi" filan da demeyeceğim...

Öyle değildi tamamen...

Kışın kömür kokulu mahalleleri...

Bugün olsa "darlık" resmi olarak algılanacak...

O zamanın "orta halli" insanlarını.

Kışın zor çalışan, itilip kakılan arabalarını...

Yürünerek gidilen.

Dayak filan da atılan okullarını.

Yazın tatilsizliklerini...

Sapsarı loş ışıklarını...

Tek ayakkabıyla biten bir okul dönemini...

Ama bir yandan da...

Güvenli sokaklarını...

Basit ahşap kapılı evlerini...

Kapısı bile bulunmayan apartmanlarını...

Çağrı cihazını bile bilmeyen.

Araç telefonunu dahi görmemiş nesiller...

Nereden bilecekler?

Haliyle...

Yürüyüş yolundaki ağacın iğdelerini...

Kim fark edecek?

Kim koparacak ki...

8 Ekim 2025 Çarşamba

SIRADAN BİR MONOLOG!

 "Seni bazen televizyonlarda görüyoruz... Sonra kendi kanallarımıza dönüyoruz" diyor...

Ardından siyasi bombardımana başlıyor...

"Ayol o nedir... Memleketi ele geçirdiler.  Baksana Atatürk'ten eser bırakmadılar..."

Atatürk'ten eser bırakılmadığını düşünmenin saçmalığına girmek istemiyorum...

Sadece...

"Konunun Atatürk'le ne ilgisi var" diyecek oluyorum sonra ondan da vazgeçiyorum...

Evvelden milyonlarca kez deneyip "tınn" diye bile karşılık alamamıştım zira...

Biliyorum ki Atatürk'e tapar gibi tavır takınan bu sosyolojinin...

Atatürk konusundaki bilgi düzeyi...

Onuncu yıl marşı, onun sarı saçı ve mavi gözleriyle sınırlı!

Ama lafa gelince...

"Canım benim Atatürk var ya... Bugün olsa var ya... Ona çok şey borçlular biliyor musun? O olmasa olmazlardı"

"İyi de ablacım" diyecek oluyorum...

"Senin elinde Atatürk'ün vekaleti mi var?" 

"Nasıl bu kadar kolay onun adına insanlara tepeden bakıp Atatürk ahkamı kesiyorsun" diyeceğim.

Yine vazgeçiyorum tabi...

Ne anlayacak...

Kızıyor da kızıyor...

Atatürk adına sahip çıktığı...

Yolsuzluktan soruşturulan müteahhit-siyasetçi tiplemeleri vesaire...

Tabi girmiyorum o kısmına...

"Allah herkese böyle sosyoloji nasip etsin" diyesim geliyor!

Demiyorum tabi...

Gazze mazze konularına girsen...

Zaten tınn...

Netanyahu seküler ya...

Ona daha yakın.

Da tam diyemiyor bunu...

Ölen çocuklar vesaire...

Umurunda değil de...

"Bizim derdimiz bize yeter" diyor...

"Bize ne Arapların iç işinden. Korusunlar topraklarını" diyor...

Sonra gidip o İsrail destekçisi kahvesinden, büyük boyundan, yumuşak içimli olanından yudumluyor.

Belki "içme ondan demeseydim" yandaki kahveciye girecekti.

Ama demiş bulundum.

O da gitti inadına bu dükkandan aldı.

Laflarına biraz daha katlandım...

Eski güzel günlerden bahsetti...

Güzel laik günlerden...

Sonra biraz ekonomiden filan şikayet etti...

Süper lüks arabasının anahtarını masaya bıraktı...

Son model telefonundan bir mesaja cevap verdi.

Ve bana döndü...

"Ayol nedir o pahalılık zamlar filan"...

"Mahvettiler her şeyi" dedi...

Emlak vergisine yapılacağı belirtilen büyük zamdan şikayet etti...

Ne de olsa yazlığınınkini ayrı, buradaki evlerininkini ayrı ödeyecekti...

Sonuçta azıcık varlıklı olmak da suç muydu Allahaşkına...

Çalıştı kazandı ne de olsa...

Sürekli sövdüğü devletinin geçim kaynaklarından biri olduğunu da unutarak...

Aldığı emekli maaşına küfür ederek...

O maaşın saçındaki röfleye bile yetmediğini söyleyerek!

Bir devlet bunu nasıl düşünemezdi!

Geçmişte 15 Temmuz darbe girişimine inanmadığını da söylemişti...

"Ayol kendi kendilerine yaptılar" filan demişti...

250 şehidi hatırlatacaktım.

"Tesiri yok" diye düşünüp, onu ibretle dinlemeye devam ettim...

"Suriyelileri getirdiler.

Baksana gitmiyorlar...

Her yerde Arapça konuşuyorlar" diyordu bu kez...

İngilizce, Fransızca konuşsalar dert değil de...

Arapça kirletiyor ortalığı di mi!

Bana da bir uyarı yaptı tekrar...

Aslıma dönmemi istedi...

Aslım neydi ki...

"Sen böyle değildin" dedi...

Neydim ki...

"Gerçi eskiden de biraz tutucu filandın ama bu kadar şey de değildin" filan demeyi de ihmal etmedi.

Bizim adımıza ahkam kesmek.

Bu kesimin ortak sporuydu ne de olsa...

Ablamız ülkedeki düzenin sahibi olmanın rahatlığıyla...

Hiç bir şey dememiş gibi...

Üstten bakarak vedalaştı.

Kafamı salladım.

Ayrıldık...

Karikatürize ettim biliyorum da...

Fazlası var eksiği yok...

O kadar cüretkarlar ki...

Gerçi dünyanın her yerinde muhalif insanlar var.

Takıntılı muhalifler de var haliyle.

Olsunlar.

İtirazımız yok.

Ancak...

Biraz siyasi olmak.

Kültür gerektirir haliyle...

Bunların ne sol.

Ne sosyal demokrasiyle...

Ne de kültürle...

Bilgiyle, tarihle alakaları yok.

Okumak desen...

Hadi burada isimlerini yazmayayım.

Bu kesimin ciğerini bilen bir kaç goygoycu yazarın.

Kızılay'a yakın tezgahlarda satılan kaçak basılmış kitaplarını alıp okuyorlar...

Bir de memur gazetesini...

Daha çok resimlerine bakıyorlar.

Sonra da...

Varsa yoksa marş, slogan...

Garip garip tavırlar...

Parmak sallamalar...

"Sen nasıl böyle oldun" dercesine bakışlar...

Ahkam kesmeler...

Ülkenin anahtarını elinde bulundururmuşçasına ukala tavırlar...

"AKP karşıtı olsun da çamurdan olsun" tarzı saçmalıklar...

Sırf hükümetle karşı tarafta yer almak uğruna...

İç çamaşırıyla gezen bir zavallıya...

LGBT'cilere sahip çıkıp.

İnsanların inancına küfür edenlerle duygudaşlığa varlar...

Ama birlik beraberlik deyince.

Biraz bu ülkenin kendi değerlerini hatırlatınca...

Yoklar...

Ajan desen...

Asla değiller.

Zaten bu zeka düzeyini kimse devşirmez.

Bir taraftan da insan düşünüyor...

Hangi eğitim sistemi bunları yetiştirdi.

Bir ülke bunları nasıl sırtında taşıdı.

Ve bu kesime rağmen.

Bu ülke varlığını nasıl da korudu...

Sahi...

Nasıl geldik bugünlere?

26 Eylül 2025 Cuma

YÜZLEŞMEYE HAZIR MIYIZ?

 

İlkokulda "siyonizm"i neden öğretmediler sahi?

Evimizdeki ansiklopedide... 

İsrail'in başkentinin karşısında Kudüs yazıyordu...

Batılıların toprak hırsızlıklarına "Coğrafi keşif" diyorduk...

Toplumu yönlendirenlerin eğitim sistemine bakışları...

"Darwin teorisi ve İslam tehlikesine" indirgenecek ilkellikteydi!

Ders kitaplarındaki başörtülü ve çarşaflı kadın resimlerinin altında...

"Devrimler sayesinde kurtulduğumuz çağ dışı kıyafetler" yazıyordu...

Bir lise hocamızın beynimize soktuğu...

"Filistinliler topraklarını sattı" tezi...

İsrail'in yaptığı katliamları "Oh olsun" diye karşılamayı getirmiyor muydu otomatikman!

Yahudi toprak hırsızlarını...

Yıllarca "Yerleşimci" diye sokuşturmadılar mı beynimize?

Bize musallat olan teröristlerin Filistinlilerce eğitildiklerine.

Ne kadar kolay ikna olduk.

Yavaşça kaynayan sudaki kurbağa gibiydik...

Tarih dersi kitapları Asurbanipal'i bile anlatırken...

Kutül Amare zaferinin tek bir harfinin bile öğretilmeyişinin... 

Sebebini düşündük mü sahi?

Yerli filmlerdeki dindar karakterler genelde, soyguncu, dolandırıcı, üç kağıtçı olarak resmedilmesi...

Hiç acayip gelmedi mi size?

Araplar hep cello bello dalga geçilecek tipler...

Vecihi Hürkuş gibi milli kahraman olması gereken bir karakterse...

Subliminal yöntemlerle...

Güldürü filmlerinin başarısız pilotu Vecihi'ye indirgeniyordu...

İki binlerin başındaki Amerikan filmlerinde...

Resmedilen müslümanlar hep teröristti!

28 Şubat'ta fake sapık tarikat liderleri ve onların imam nikahlı sevgilileriyle...

Sahte bir tehdit kurguladılar...

Öyle bir hale getirdiler ki işi...

"Nerede akşam orada sabah" tipler...

Dindarların hepsine "sapık" deyip...

Binlerce konser izleyicisinden alkış bile aldı...

Şimdi "aman şöyle derler böyle derler" diye bunları yazmazsak...

Biz yaştakilerin bile...

Gazze konusundaki aşırı duyarsızlığını filan nasıl anlarız?

Azıcık ekonomik sıkıntı yaşadıklarında yurt dışına kaçan tiplerin kutsanmasını...

Nasıl tahlil edebiliriz?

Ülkesini "umursamayan" sosyolojiyi nasıl çözeriz...

Bu tiplerin.

Soykırımı destekledikleri belgelenen kahve ve kola markalarını.

Israrla tüketmelerini...

Hatta ve hatta...

Bunu "bilhassa" ve göze sokarak yapmalarının nedenini.

Nasıl anlayabiliriz ki?

Zengin semtlerin kolejlerindeki mezuniyet törenlerinde...

İbranice "şalom" isimli şarkıyı çalınmasının tesadüf olduğuna inanalım mı yani?

Onlarca yıl.

Dikenleri sulayıp sulayıp.

Ondan gül çıkmasını mı bekliyordunuz?

Sadece milli maçlarda bağırıp çağırınca vatansever olduğunu sanan.

Bu "gizli" islamofobik tipler...

Nasıl bir araya getirilip.

Bu toprağın parçası yapıldılar...

Hepimizin suçu yok mu bunda?

12 Ağustos 2025 Salı

NE AĞLADINIZ BE!

 


Hep onlar gibi olmamızı istediler...

Hoş...

Bizim bu taraftaki orası burası oynayanlar da...

Çokça kırıttı onlara...

Onlar kim mi?

Ülkeyi hiç yönetmediklerini söylerler...

Azınlık olduklarından.

Zihniyetlerini iktidara getiremeseler de...

Her dönem yerlerindedirler...

Dahası...

Alanı onlar belirler..

Sahayı, seyirciyi, hakemi hep onlar seçer...

İzin verdikleri kadar oynamanızı isterler...

Arada bir kontrolleri dışında şeyler olsa da...

Bağırıp çağırıp üste çıkarlar...

Ezberlerini bozucu şeyleri yazıp söylediğimiz zaman.

Ağızlarını doldurup.

Hakaret etmelerine alışma noktasına geldiğimizde...

İçlerinden nispeten kibar olanları...

"Seni böyle bilmezdik" diye vicdan yaparken...

Sormak gelir hep içimden.

Dünyayı sizin gözünüzden mi yorumlayalım?

Ayrıcalıklarınızdan...

Her dönemde.

Devletin başköşesinde... 

Sanatta, entellektüel çevrelerdeki tekelenizden.

Kamusal alan saçmalığına...

Kıyafet dayatmamasıyla...

Acayip hukuki terimlerle filan...

AİHM kararları vs ile...

Sen ne dersen de...

Ağızların suyu akarak dinlerken...

Onlar...

Cumhuriyetin nasıl tehlikede olduğunu anlatınca...

"Demek ki bildikleri var" diyenler de oldu bizim içimizde...

"Kral çıplak" diyen bir çocuk bekleyip durduk hep...

Cuntacılar karşısında iki büklüm dururlarken onlar...

Elleri önde...

Acayip acayip marş, türkü karışımı saçmalıklarla...

28 Şubat'ı özümsetmeye çalışırken...

Din imanla alakası olmayan solcu bir gazeteci meslektaşım.

Kulağıma eğilerek...

"Sırf bu manyaklar yüzünden başımı örteceğim yakında" diye espri yapmıştı...

Oysa şimdi birileri cuma hutbesine tepki gösterip...

Herkesin başının örtüleceği riskini (!) satın aldırmaya çalışırken...

Çırılçıplak sokakta dolaşanları biri azıcık eleştirse kıyamet koparken...

Ayrıcalıklı tohumlar yerlerini hala koruyup.

Yaygarayı da koparma tekelini sürdürürken...

Yıllar yıllar önce Mursi döneminde Kahire'de bir Türk gazetecinin sözleri aklıma gelir tekrar...

Demişti ki:

"İhvancılardan tiksiniyorum"

Tiksindiği başkasıydı ama İhvancılar diyebilmişti sadece...

O gün cesareti bu kadardı...

Ona müjdeler olsun ki İhvancılar darbe ile devrildi...

Sisi geldi...

Refah kapısı kapandı...

O gazeteci...

İhvancılardan tiksindiği kadar İsrail'den tiksinmedi...

Müslümanlardan nefret ettiği kadar bebek öldürenlerden etmedi...

Ellerinde kadehlerle...

15 Temmuz'u kutlarken...

Tankları alkışlayıp.

Müezzinleri, imamları döverlerken...

Bir yandan da...

Dumanlı kafalarla Atatürk güzellemeleri yaparken...

Hayat tarzı nedeniyle insanları kategorize edip...

Açık açık aşağılarken...

Belli grup ve mezhepleri kutsayıp...

Bir dünya görüşünü...

Bir dini anlayışı da.

Çaktırmadan bir mezhebi de yerin dibine sokarken.

Hiç utanmadan.

Kendilerine hep yüzde yüz saygı duyulmasını beklerler...

Hatta bu bile yetmez...

Niyetinizi okuyarak saygısızlık ettiğinizi filan savunurlar...

Bu ülkenin ortak değeri olan Atatürk'ü bile...

Nükleer silah gibi sana doğrultup...

"O olmasaydı sen şöyleydin böyleydin" deyip...

Aslında kendi zihniyetlerine minnet duyulmasını isteyip...

Saçma sapan bir ezikliğin içine girilmesinin yolunu açarlar...

Unutalım mı bunları...

"Seni böyle bilmezdik, sana bir şeyler oldu" demeye cüret ederlerken...

Senin onlara tam biat etmeni beklerler...

Karşılık ummadan başını eğmeni...

Gereksiz bir mahcubiyet içinde yaşamanı hayal ederler...

Oysa...

Biz değişmedik ki.

Hep buradaydık.

Hep böyleydik...

Eskiden de makbul değildik...

Belli ki bu dönemde de tam makbul değiliz.

Asıl yaralayan...

Tabiatının gereğini yapan bu zihniyet değil

Çeyrek asır sonra bile

Hala bu zihniyete yaranmaya çalışan bu tarafın oynar başlıklıları...

Utanç verici "ılımlılar"...

Ekranda ve klavye başında farklı iken...

Kapalı ortamlarda fısıldaşırken bambaşka olanlar...

"Ne yapalım bu dönem böyle"ciler...

Çocuklarının geleceğinden.

Okullardan.

Ülkenin ekonomisinden.

Ülkenin gurur duyacağı her şeyden tereddüt edenler...

Karşı tarafın gönüllü trollüğünü yapanlar...

Ama bunu kalleşçe, gizlice yapanlar...

Hem oraya hem buraya yarananlar...

Nerelerde neler yapıyorlar bir bilseniz...

Konuştuklarında dilleri ile dişleri arasında ne söyledikleri belli olmayan.

Şiş ve kebapçılar da var tabi...

İkbal ve istikbalciler...

Bir kesimin samimi fikirdaşlarını "yandaş" diye yaftalayanlar...

Sadece karşıdakiler mi?

Değil elbet...

Ortamlarda "Aslında ben de söylüyorum yanlış yapıyorlar"cılara kadar...

Bilmiyoruz sanmayın...

İçimden geçenleri söylesem.

Kıyamet kopar da...

Özetleyim sadece.

Onlara da burdaki oynar başlıklılara da söyleyeyim....

Ne ağladınız be...