8 Şubat 2026 Pazar

Başka Gündemler

 Başka gündemlerimiz vardı...

Bugünküyle alakası olmayan...

Ekmeği poşetlemeye kalkmışlardı bir dönem.

Üçlü koalisyon hükümeti zamanıydı.

Rahmetli Tarım Bakanı Mustafa Taşar Bakanlar Kurulunda yeni kararı savunmuş.

Daha hijyenik ekmeğin ancak poşetlemeyle mümkün olacağı düşüncesini.

Düzenleme haline getirmişti...

Uygulama başladı...

Sonra da tartışması.

Rahmetli Başbakan Bülent Ecevit bakanlar kurulunda, "Biz Rahşan'la sıcak ekmek seviyoruz, poşetlenince hamur oluyor" dedi...

Esasen öyleydi...

Vazgeçildi uygulamadan...

Zaten fırıncılar da poşet meselesinden rahatsızdı...

On beş yıl sonra ekmek bir daha siyasetin gündemine gelmiş...

Başakan Erdoğan 2013'te beyaz ekmek yerine çok tahıllı ekmek yemeyi tavsiye etmişti...

Günlerce tartışılmıştı...

-/-/-/-/-/-/-/-/-/-

Bir dönem kola boykotu da vardı memlekette...

Ama bugünkünden farklı bir gerekçeyle...

1990 yılıydı...

Ünlü kola markaları fiyatlarına yüzde elli zam yapmış.

Bir anda gençler arasında boykot yayılmıştı...

Bazı STK'lar da öncülük etmiş.

O günlerde zaten yüzde yüzlerde olan enflasyon...

Ve zam üzerine zam yapılan her şeyin sorumluluğu.

Kutu kolalara yüklenmişti!

İşin ilginci...

O gün kola boykotuna öncülük edenlerin önemli bölümünün ardılları...

Bugün daha insani bir gerekçe ile...

Gazze'deki soykırımı finanse ettiği gerekçesiyle kola boykotu  çağrısına gayet duyarsızlar...

--/-/-/-/-/-/-/-

Farklı gündemlerle devam edelim...

1993 yılında özel radyo patlaması yaşanmıştı.

Ancak yasal mevzuatı yoktu...

Dolayısıyla.

Yasal altyapı yerine radyoların kapatılması gündeme geldi...

DYP-SHP hükümeti dönemiydi...

Büyük bir protesto dalgası yaşandı...

Arabaların antenlerine siyah kurdela takma protestosu...

Minik bir ayrıntıyı hatırlatayım.

O gün araçlarda öyle inen çıkan antenler vardı.

Kimi elle açılıyor.

Yuvasından çıkartılıp yukarı yükseltiliyordu...

Bazıları da otomatik.

Kendiliğinden yükseliyordu.

Radyo açılır açılmaz.

Ama bugünkü gibi...

Görünmeyen antenler yoktu...

-/-/-/-/-/-/-/-

Yıl 1999...

Yine medyatik bir düzenleme ile...

Arabaların gündüz yolda seyrederken de far yakması zorunlu hale getiriliyordu...

Zira bazı batı ülkelerinde bu uygulamanın kazaları azalttığı öne sürülmüştü..

Bu uygulama karşısında yine kaya gibi bir muhalefet bulmuştu...

Bazıları...

Araç farlarının içindeki ampülün ömrünü.

Ve bunun maliyetini hesaplamış...

İşin içinde otomobil ampulü lobisinin olduğunu söyleyenler çıkmıştı!

Sonra ne oldu...

Bugün araçların çoğu gündüz ayarlı farlarını yakıyor.

Çünkü araçların çoğu buna duyarlı zaten.

Ampul sektörü bildiğim kadarıyla patlama yapmadı.

Bunu tartışan da yok...

-/-/-/-/-/-/-/-/-/

1997 yılıydı sanırım.

Dönemin muhalefeti Anap lideri Mesut Yılmaz o günün çetelerine karşı...

Işık yakma söndürme eylemi başlatmış...

Duyarlılığı artırmak istemiş...

Sonra bu eylemler unutulup gitmişti...

Yakın zamanda günümüz muhalefeti de denedi...

Yine unutulup gitti...

Geçtik...

-/-/-/-/-/-/-/-

1990'ların başında bir stres bileziği patlaması yaşanmış.

İki ucunda toplar olan bu bilezik...

Kadınlı erkekli kabul görmüş...

Mucizesi baştan kabul edilmiş...

Palavrası ise görmezden gelinmişti...

Hiç bir şeye yaramasa da plesebo etkisiyle toplumu mutlu etmişti...

1980'lerdeki Zeka Küpü çılgınlığını anlatmaya gerek var mı bilmiyorum.

Bugünlerde yine çıktı piyasaya.

Küpün bir yüzünü tam renk yapıp.

Onu bozmadan diğer yüzlerini tam renk yapmak meseleydi...

Bunu yapanlar süper zeka kabul ediliyordu...

Bir de tetris çılgınlığı...

Bence hastalıktı...

Bugün elinden telefon düşürmeyenlerin ataları...

O gün tetris düşürmeyenlerdi sanırım.

Üniversite yıllarında bir kız hatırlıyorum.

Dışardaki bankta günlerce elinde tetris kafayı kaldırmadan oynuyordu... 

Gündemler başka...

Hayatlar bambaşkaydı...

-/-/-/-/-/-/-/-/-/-/-

Islık çalınca ses çıkaran anahtarlık bayağı modaydı bir ara...

Ya da aracınızdan inince yerinden çıkarıp yanınıza alıp götürebildiğiniz teypler.

Çalınmasın diye tabi...

Sonradan sadece dış yüzeyi sökülenleri çıktı...

Ne büyük devrim...

Araç telefonları çok havalıydı...

Dancall marka...

Onu da alıp eve getirmek lazımdı.

Mazallah çalınabilirdi...

Zaten iki tuğla ağırlığında bataryasıyla taşınırdı...

Havası işlevinin önündeydi...

Walkman çılgınlığı da iki ayrı dönemdeydi sanki...

1980lerdeki başka tür walkmanlerdi...

Almancılar getirmişti onlardan görmüştük...

Kulaklığını takınca.

Helikopter pilotu gibi duruyordunuz.

Kafanızı sallayınca da...

Keyifli bir müzik dinlediğiniz dışardan anlaşılıyordu...

1990'larda çıkan walkmanler haliyle daha teknolojikti...

Ankara'da o zamanki Maltepe pazarında her türü satılıyordu..

Elektronik olanları, AİWA ve Sony tarafından yapıldı.

Bugünkü telefon kablo kulaklığına benzeyen kulaklıklarını.

Okula giderken, kazak ya da tişörtümüzün önünden sarkıtırdık.

Otobüste ayakta da olsan otursan da onu dinler...

Kulaklığı takınca dünya ile ilişkini keserdin.

Dönemin yaşlıları bazen bizi garipser.

Eminim içlerinden de saydırırlardı!

Neyse çok uzatmayayım.

En son aklıma gelen...

Televizyonları kumanda eden saatlerdi...

Kardeşimde vardı bir tane.

AVM'deki dev ekranı kapatıp açmıştı...

Herkesten "ooo" diye ses çıkınca...

Acayip eğlenmiştik...

Başka gündemler.

Başka eğlencelerdi...

Başka günler.

Başka alışkanlıklardı...

1 Şubat 2026 Pazar

GÜZEL MUHABBETLER…

 Biz dört arkadaş bir araya gelir.

Kahvaltımızı ısmarlar...

Güzel şeyler konuşuruz.

Son buluşmada...

Arabalardı konu...

Nereden aklımıza geldiyse...

Hidrolik direksiyonu olmayan...

Hatur hutur direksiyonlu...

Güç gerektiren araçlar...

Zug marka kamyonet, minibüs desem bilen olur mu ki...

Her yeri elek gibi...

Su bile alır içine yani....

Bu arada...

Bir çok aracın içinde bez olur...

Öyle havlu bez türünden...

Toz almak için filan değil...

Yağmurda içeri giren suyu kurulamak için...

Yağmurlu havalarda evlerdeki camların bile geçirgen olduğu yıllardı ne de olsa...

Cefakardır bu Zug, Dodge araçlar...

Ama biraz da sakardır yani...

Teyp filan yok...

Sen taktırıyorsun.

O zaman zaten kaset bile henüz çıkmamış...

Kartuşlu teyp taktırıyorsun...

O da en tepede...

Şöförün baş seviyesinin üstünde bir yerde...

Ses berbat.

Kartuşlar kocaman.

Çalanın müzik olduğunu anlamak zaman alır, o derece...

Ama tabi keyifli...

Bu müzik düzeni Magırus dolmuşlarda da vardı o yıllar...

Ve inanılmaz iç gürültüsü...

Yalıtım sıfır...

Diyebilirim ki...

Aracın içindeki gürültü dışından fazla...

Annem bizi gezmeye dolmuşla götürdüğünde...

Magıruslar...

Vitesi bile halter kadar güç gerektiren...

Ve hep gacırtı ile geçen...

Dikiz aynasında şöför ya kendi fotoğrafını ya da çocuklarınınkini koyar...

Arkada yazılar fiks zaten...

Tabi ki aracın içi kışın komple buhar...

Şöför dirseğiyle sürekli camı siler...

Kaloriferi var mı sonradan mı taktırılıyor bilemedim...

Ama yetmişlerin sonu filandı...

Magırus amblemi bir dolmuşun önünde...

Bir de Almanya ligi maçlarını izlediğimiz tek kanallı TV'de...

Bayern Münih'in forma reklamındaydı...

Breitner, Rummenigge'nin önünde yazan Magırus-Deutz imajı ile...

Bizim bindiğimiz minibüsteki Magırus imajı arasında ciddi fark vardı sanki...

-/-/-/-/-/-/-/-

Bir de Chevrolet marka taksi dolmuşlar geldi aklımıza.

Ankara'da Bahçelievler, Demirtepe civarlarında çalışır...

İçine bindiğinizde uykunuz gelir...

Divan gibi, sedir gibi rahat koltukları...

Öyle bir amortisör var ki...

Araç çukura girsin diye dua edersiniz...

O kadar keyifli salınması...

Bir de...

İkarus otobüsleri var tabi.

Macaristan'dan ithal...

Körüklü çoğu...

Körükte gitmeyi severdim...

Oradaki demiri koltuk olarak kullanırdık üniversitedeyken...

Az yükümüzü çekmedi...

Ama önce anlattıklarıma göre İkarus yeni kalır...

-/-/-/-/-/-/-

Muhabbetimiz sürdü tabi...

Sonra birimiz 40-50 yıl öncesinin araçlarıyla...

Şimdikileri kıyaslayıp...

Su kaynatma olaylarını yeni nesillerin bilmemesinden bahsetti...

Sahi...

Uzun yola gidince...

Hele de yokuş çıkılan bir yerde filan uzunca gittiyseniz...

Aracınızın harareti muhtemelen yükselirdi...

O zamanlar fan filan yok haliyle...

Hararet çok yükselince ya su kaynatırdı araba...

Ya da siz aracı dinlendirirdiniz...

Siz nasıl mola veriyorsanız...

Onun da mola ihtiyacı olurdu...

Dönemin televizyonları bile ısınınca dinlendirilirdi...

Üstüne elimizi değerdik....

Ve yeni film başlamadan...

Dinlenmeye bırakır.

Yirmi dakika sonra tekrar açardık...

Dönelim tekrar araçlara ve su kaynatma hadiselerine...

Hacı Murat ya da Anadol bu değişmezdi...

Su kaynatma dönemin araç hastalığıydı...

Mevsimsel gripten farkı yoktu...

-/-/-/-/-/-/-/-/-/

Anadol efsanesinden bahsedince...

"Samandan yapılma" kolpasını konuşmazsak olmaz...

Anadol'un hammaddesi fiberglastı...

Bizde de vardı bu araçtan yetmişlerde.

Kaza yaparsanız...

Dışardaki yüzeyi ezilmez, doğrudan kırılırdı.

Tamiri kolaydı...

Tıpkı çimento gibi bir harç karılır.

Aracın o bölümüne sıvanır...

Sonra düzleştirilir, ne kadar düzleşebilirse...

Ardından da oldu da bitti maşallah diye gidilirdi...

Aracın yüzeyi hep inişli çıkışlı olurdu bu yüzden...

Saman dedikleri şey aslında bu fiberglastı...

Kaza yapan Anadol'u eşeklerin yediği ise belki de şehir efsanesiydi...

-/-/-/-/-/-/-/-/

Son olarak dizel ağır vasıta araçlarla ilgili anılar...

Donan mazotu eritmek için altında yakılan ateş...

O dönemin otomobillerinin yüzde doksan dokuzu ise benzinli...

Bazısı süper...

Bazısı normal benzin...

Ama bizde bir istisna vardı...

Babamın dizel bir otomobili de olmuştu...

Mazot ısıtma jiklesi de vardı haliyle...

Kışın çalıştırmadan önce jikleyi çeker.

Aracın ısınmasını bekler.

Sonra çalıştırırdınız.

Yine çalışmazsa...

Yokuşa bırakırdınız.

Kontağı bile çevirmeden çalışırdı...

Bir de 1979 marka Honda araç...

Kuzenim almıştı...

Çok pahalıydı...

Manda kasa Mercedes 2 buçuk milyonken...

O Honda Accord bir buçuk milyondu...

O derece yani...

Özelliği ne miydi...?

O dönem hiç bir araçta olmayan bir özellik...

İçerdeki bir düğme ile bagajı açabiliyordunuz...

Gülmeyin...

Öyleydi.

O zaman ağzımız açık kalırdı böyle şeylere...

Özelliklere, nimetlere doyamadığımız böylesi bir dönemde...

Bunları hatırlamak güzel...

Beraber bu hatıralara sahip insanlarla geçen bir sohbette.

Dışarda yağmur ya da kar yağarken...

İçilen sıcacık çaylar.

Güzel bir kahvaltı.

Güzel insanlar, güzel sohbetler...

Günleriniz hep güzel sohbetlerle geçsin...

11 Ocak 2026 Pazar

NEFRET KARDEŞLİĞİ…

 Çocukluğumda...

İki farklı Türkiye'de yaşıyordum adeta...

Birisi okul ve etrafındaki olabildiğince seküler çevre...

Diğer tarafta da yaz tatillerinde her gün gittiğim.

Babamın esnaflık yaptığı tarihi çarşıdaki...

Kuran kursları...

Poturlu takkeli esansçıları...

İbriklerle sokakta abdest alanları...

Hasır seccadelerde namaz kılanlarıyla...

Sanki bambaşka bir ülkedeki yaşam tarzı...

1980 darbe süreci öncesi ve sonrası malum...

Merkez medyadaki muhafazakar imajı çok sorunlu...

Ana akım gazetelerde Başbakan Özal ve bazı muhafazakar siyasetçiler...

Henüz siyasi yasaklı olan Erbakan filan...

Sırf namaz kıldıkları için.

"Takunyalı" tabiriyle aşağılanırken...

Namaz kılanların pantolon ütülerinden...

Askerde yapılan diz kontrollerine kadar!

Acayip "haberlerle" dolu neşriyatlar!

Bu arada...

Bazı siyasetçilerin...

Hacca gitmeleri bile sert şekilde eleştirilirken...

Muhafazakar kesimlerin bunları işittiği ve gördüğü halde...

Hep edilgen kalmaları...

Buna mukabil benim ilk, orta ve lise eğitimimi gördüğüm okul çevrelerinde de...

Ciddi bir kesimin...

Dini değerlere aşırı alerjik yaklaşımı...

Peygamber efendimize atılan akıl almaz iftiraları bile, ilk kez okuldaki bazı öğrencilerden işitmem!

Üstüne üstlük...

Ders kitaplarımızda bile örtülü çarşaflı insanlar tasvir edilerek...

Cumhuriyetin bizi bu "karanlık ve gerici" kafa yapısından kurtardığının anlatılması...

Bu arada yazmak zorundayım ki...

Ailemde baş örtülü biri hiç olmadı...

Ama bu durumum, kıyafet tercihini o yönde yapmış insanlara karşı adalet duygumu harekete geçirmeye asla engel olmadı...

Dönemin mizah dergileri Gırgır, Çarşaf ve Fırt'tı...

Okuyorduk haliyle...

Olabildiğince politik eleştiri yapılırken...

Derginin fiyatının seksen lira olduğu günlerde.

Dergi kapağında Başbakan Turgut Özal'ın sekiz kez kafasının çizilerek...

Derginin fiyatı eşittir sekiz Turgut denilerek politik espirinin dibine vuruluyor...

Buna mukabil ipleri elinde tutan cuntacıları eleştirmekte zorlanılıyordu...

Bir yandan da yine bu mizah dergilerinde...

Hacı, hoca, dindar, sarıklı, takkeli, takunyalı tiplemeler ağızlarından salya saçılarak çizilirken...

"Atatürkçü" olduğu vurgulanan...

Gerçekte Atatürk'le ilgili değil.

Sadece dibine kadar "din dışı" olan tiplemeler hep "aydınlık" olarak tasvir edilirken...

Sünni islam dışındaki inançların, dinlerin, mezheplerin...

Hiç eleştiri, mizah vs konusu yapılmaması...

Yapılamaması....

Enteresan geliyordu hep...

Ötesi...

Ankara merkezden uzaklaşınca gördüğünüz manzara...

Hep bu tarz koyu dindar insanların oluşturdukları kültürdü...

Ancak...

Filmlerde, dizilerde bile hep bu kültüre saldırılırdı...

Hacı-hoca olarak resmedilen dindar takımı...

Dolandırıcı, üç kağıtçı, karanlık, menfaatçi, rüşvetçi ve namussuz olarak sunuluyordu beyaz camdan...

Hacı tipli bakkal pirince taş karıştırıyor...

Hacı, hoca tipli dindarlar hırsızlık yapıyor, faiz alıyor...

Hacı ev sahibi aşırı insafsız ve kadınlara yan gözle bakan ahlaksız...

Ve yine takkeli namaz kılan dindar imajı rüşvetçi olarak gösteriliyordu...

Buna karşılık "aydınlık" bazı tipler, geri kalmış toplum kesimlerini "seküler" ve tabi ki "dürüst" bir hayata çağırıyorlardı!

Bu senarist ve sözüm ona aydın görünümlü tipler de...

Eleştiri adı altında yaptıkları bu hakaretlerin arkasına saklanırken de...

Hep bir "sihirli" sözcük kullanıyorlardı...

"Halkın saf dini duygularını sömürenler" oluyordu bu sihirli sözcük.

Sanki halk birileri tarafından "din"le kandırılıyor...

Aslında halkın bu saf duyguları olmasa...

Hadi daha açık yazalım...

Din olmasa...

Başımıza hiç bir melanet gelmeyecek diye düşündürtülüyordu...

İlginçtir...

Bu filmlerde oynayan aktörler de...

Yıllarca muhafazakar kesim tarafından hep baş üzerinde taşındı...

Bütün bu aşağılamalar da muhafazakarlar tarafından yıllarca sineye çekildi...

Belki de fitne çıkarmamak adına sesleri çıkmıyordu...

Okuldaki çevreniz seküler bir semtte ise...

İstisnalar da olmakla birlikte tabi....

Birinin dindar olduğu ortaya çıktığında.

Ona "gerici" kulpu takarlardı...

"Bu sofununr, irticacının teki" filan derlerdi...

Mezuniyet töreninde içki içmezsen "örümcek kafalı" olurdun...

Ama sen karşı tarafın, inancı ya da inançsızlığına ilişkin bir yorum yapsan.

Sanırım o gün bacağından asılırdın!

O tarz yerlerde...

Buradan neşet eden ve bugünkü zihnimize taşıdığımız yansıma ise...

Olabildiğince aşağılık kompleksli...

"Bizden bir şey olmaz" diyen ve kendi ülkesinden, halkından, değerlerinden nefret eden...

İçinde bulunduğu coğrafyanın özellikle güneyindeki ülkelerde yaşayanlara mesafeli...

Filistinlileri topraklarını satan bir halk olarak niteleyen...

Arapları tamamen hor gören...

Batıya adeta tapan...

Ele geçirilmiş bir kafa yapısıydı...

Oysa Atatürk ve arkadaşları ülkeyi İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar, Yunanlıların elinden kurtarmıştı...

O işgalci batılılara kızmazdık da...

Hep Araplara, müslümanlara filan kızardık...

Hep kafamızda yarattığımız, sarıklı, cüppeli, ihramlı, entarili, fesli tiplerden, başörtülü kadınlardan, çarşaflılardan nefret etmeye kodlanmıştık...

Ülkede hakim güç muhafazakarlardı ama...

O gücü gerçek anlamda kullananlar ultra seküler elitti...

Bunlar medyaya da, kamuoyuna da, sanat camiasına da, entellektüel kesime de hakimlerdi...

Kenan Evren'i darbe yaptığı için sevmiyor filan değillerdi...

"Sol"un önünü kestiğini düşündükleri için...

"Hoca çocuğu" olduğunu söylemesinden dolayı...

Evren ile sıkıntıları vardı...

Yoksa "kadınların başını zorla açtıran" Evren ile hiç bir sorunları yoktu...

O dönemlerin gözde spikerlerinden birisinin...

Yayınında ağırladığı İçişleri bakanına...

Kadınların başörtüsünden özellikle "kapkara" olanlardan nasıl korktuğunu anlatması...

O bakanın da görece muhafazakar kanattan oy almasına rağmen...

Zamanın ruhu gereği bunu sineye çekmesi...

Gözümün önünden gitmeyen bir enstantaneydi...

Atatürk'ün Meclis açılışında yaptığı dua fotoğrafı...

O gün çok göz önünde değildi...

Atatürk'ün diğer resimleri revaçtaydı...

Olanı değil.

Göstermek istediklerini gösteriyorlar.

Algılatıyorlardı...

O günün hastalıklı sekülerleri ile...

Bugünün görüntücü ve hastalıklı sekülerleri arasında bakış açıları çok benzer aslında...

Kimisi Atatürkçü, kimisi Kürtçü kimisi başka bir şey...

Ortak özellikleri ise İslam alerjileri...

Adı lazım değil bir dergi Hazreti Muhammed'i resmetti ya yakın zamanda...

Hemen bizim vogue solcuları çıktı onları korumaya...

Sözde Atatürkçüler eşlik etti onlara...

Oysa aralarında ciddi bir fark olması gerekirken...

Atatürkçülük ile siyasal kürtçülük çizgisi...

Karşılarına çıkan "dindar düşman"a karşı tek vücut olmuştu hemen!

Ama son tahlilde...

Tanıdık bir nefretti...

"Bizim başımıza gelenler hep İslam yüzünden" denilmek istenirken...

Bir anda solculuktan siyonizme terfi ettikleri de oluyordu...

Azıcık utandıkları için dillerini değiştirip...

"Sen de geri kalmasaydın da, ülkeni savunsaydın" filan denmek istenip...

Çocukları adice öldürenler temize çıkarılmaya çalışılırken...

"7 Ekim'deki Aksa Tufanı operasyonu"nu eleştirip...

Ülkelerine dönük ablukayı kırmaya çalışanlara"Terörist" diyen zihniyet....

Aynı zamanda...

Ders kitaplarında "coğrafi keşif" olarak anlattıkları şeylerin, aslında sömürgeci bir hırsızlık olduğunu olabildiğince gizlerlerken...

Ve hırsızlar, "kaşif" olarak bize sunulmaya çalışılırken...

Bu zehirli zihniyet tüccarlarını onlarca yıldır tanıdığımı hatırlarım...

Sonra düşünürüm.

Kendinden atasından nefret eden...

Bu nefreti "düşmanına tapma" noktasına taşıyan bir başka kesim daha var mıdır acaba şu kocaman dünyada...

Var mıdır sahi...

13 Aralık 2025 Cumartesi

İĞDE…

 Yürüyüş yolunda ağaçlar...

Kıpkırmızı iğdeler sarkıtıyorlar...

Koparan yok...

Eskiden At Pazarı'nda çuvallarda satılırdı.

Keçiboynuzu gibi...

Firik desen onu da bilmezler artık...

Şimdi artık lüks caddeler, hoş mekanlar...

Oralarda buğday tarlası vardı bir zamanlar...

Bir iki dal başağı koparıp...

Tavada ısıtıp.

Azıcık ovuşturunca...

Çıtırı çerez olurdu taneler...

Ümitköy'deki AVM'nin olduğu yerde.

Dere vardı o zaman...

Hasır sepeti daldırınca.

Balık tutardın... 

Su da içerdin oradan...

Gezen koyunları da...

At arabalarını.

Eşeğe binenleri...

Ayı oynatanları...

Ve...

Çiğdemleri de kaydetmiş beynin bir köşesi...

Çiğdemin sınırlı tadı için...

Girdiğimiz zahmeti de...

Beyaz ve yayvan...

Piştiğinde et tadı veren...

Mantarları da...

Veya...

Her köşe başındaki dut ağaçlarını.

Tabi haliyle...

Tornet tekeri takan.

İğneli sapan yapan çocukların maharetlerini...

Tuşlu telefonu bile bilmeyen bugünküler...

Nereden bilecek?

"Eski günler ne güzeldi" filan da demeyeceğim...

Öyle değildi tamamen...

Kışın kömür kokulu mahalleleri...

Bugün olsa "darlık" resmi olarak algılanacak...

O zamanın "orta halli" insanlarını.

Kışın zor çalışan, itilip kakılan arabalarını...

Yürünerek gidilen.

Dayak filan da atılan okullarını.

Yazın tatilsizliklerini...

Sapsarı loş ışıklarını...

Tek ayakkabıyla biten bir okul dönemini...

Ama bir yandan da...

Güvenli sokaklarını...

Basit ahşap kapılı evlerini...

Kapısı bile bulunmayan apartmanlarını...

Çağrı cihazını bile bilmeyen.

Araç telefonunu dahi görmemiş nesiller...

Nereden bilecekler?

Haliyle...

Yürüyüş yolundaki ağacın iğdelerini...

Kim fark edecek?

Kim koparacak ki...