21 Haziran 2026 Pazar

SİGARA VE ZAMANIN RUHU…

 Geçenlerde bir arkadaşım, "Eskiden sigara kötü bir şey değildi" dedi...

"Öyle olsa bayramlarda misafirlere tepsi içinde çeşit çeşit sigara ikram edilir miydi" diye de ekledi...

Bunu söylerken derin bir yudum daha aldı sigarasından...

Bitirince de, kahve içtiğimiz mekana girdik...

İçerde yasak malum...

Zamanın ruhu bu işte...

Sigara geçmişte kötü değildi o kadar...

İlkokulda arkadaşımın biri demişti...

"İlerde içeceğim tabi" diye...

Rahmetli babam 3-4 paket içerdi Maltepe'den...

Kardeşim ve ben hiç sigara içmedik...

Hiç özenmedik...

Ama özenmek için ortam çok müsaitti...

Etrafımdaki hemen bütün büyükler sigara tiryakisiydi...

Evlerde yaz kış, gece gündüz sigara içilir...

Camlar hiç açılmadan gece uyunduğu olurdu...

Kesif bir dumanın ortasında...

Cam açarsak çocuklar hasta olurdu...

Ama duman zararsızdı!

Otobüs-uçak her yerde sigara serbest.

Saatlerce yolculuk, yanındaki bile içer...

Dumandan göz gözü görmez...

Klimasız otobüsler...

Biri tepedeki kapağı açarsa...

Oradan biraz temiz hava gelir...

Televizyonlarda filmler diziler...

Bir çok karakterin elinde sigara...

Mesleğimin ilk zamanları...

Haber bültenlerinde sigara haberleri yapardık hatırlarım.

Falanca siyasetçi sigarayı uzun uzun tellendirdi diye...

Görüntüsüyle filan...

İçki sigara görüntüsü yasağı filan yoktu ekranda...

Red kid'in elinde bile sigara vardı bir zamanlar...

Sanırım 1984 yılında Red kidin ağzındaki sigaradan vazgeçilip.

Onun ağzına bir ot yerleştirdiler...

Özenmesin çocuklar diye...

Şaşırdığımızı hatırlıyorum duyunca...

İlkokula giderken, sigaranın faydası da olduğunu anlatan bir gazete haberi bile okumuştum...

Konsantrasyonu artırıyor filan diye...

Ceplerde sigara...

Gömlek ön ceplerinde...

Görünür şekilde...

Çorapların içine koyanlar da vardı...

Ajda Pekkan anlatmıştı bir anısında...

Uçakta yanına oturan bir milletvekili...

Ona çorabından çıkardığı sigarayı ikram etmiş...

O da "kokuyordur o şimdi" diye geri çevirmiş...

Kulağının arkasında sigarayla gezenler vardı...

Hala var mı bilmem...

Statü simgesi bile oluyordu sigara...

Marlboro içenler zengin...

Halk sigaralarını içenler de orta tabaka...

Maltepe, Samsun vs...

Filtresiz Birinci sigarasını içenler de...

Fakir ya da...

Tadını seviyor filan diye izah edilirdi...

Ecevit Birinci içiyordu mesela...

Maltepe ve Samsun sigarasının kokusu kötüydü...

İyisi ve kötüsü diye iki çeşidi vardı...

Anlayanlar paketi güneşe tutar, jelatinin renginden İyi Samsun kötü Samsun ayrımını yaparlardı...

Benzinin bile iki türlü olduğu yıllardı...

Normal ve Süper benzin diye...

Sigaranın niye olmasındı...

Sipahi sigaraları vardı...

Meclis'in özel sigarası vardı...

TBMM'de çalışanlar ve ziyaretçiler alırdı...

Kötü bir şey olsa Meclis satar mıydı!

Bayramlardaki ikramlık sigara tezgahında yer alırdı...

Evdeki büyükler bazen misafirlikte sigara içerken...

O evin çocuğuna, "Gel bir yudum çek" derlerdi...

Kimse de aaa ooo filan diye tepki göstermezdi...

Herkes standart gülüşünü takınırken...

Minicik bebe hüüüp diye çekerdi Samsun'dan!

Zamanın ruhuydu bu işte...

Yıllar yıllar geçti...

Üniversitelerde kantinlerde sigara dumanları....

İçmeyen yok gibi...

Evler arabalar...

Kahveler kafeler filan zaten öyle....

İki arkadaş tavla oynarken, tahtanın içi kül dolardı...

Ben külün kokusunu severdim...

Benzin kokusu gibi güzel bir rayiası vardı!

Ama hayatta sigarayı ağzıma sürmedim....

Şimdi sigara içen ebeveynler çocuklarından saklanıyorlar...

Gizli gizli balkona çıkıyorlar sözüm ona...

Geçmişteyse saklanan yoktu...

Sadece bazı büyüklerin yanında içilmezdi...

Saygı gereği...

Herkes her şeyi bilirdi de...

Mış gibi yapmak iyiydi sanki...

Bunları niye yazdım ki diye düşünebilirsiniz...

Aklıma geldi yazdım...

Yeşilay yazısı filan da değil asla...

Zaten içmem.

Kokusunu da sevmem.

Ama bir şey var ki hatırlamamız gereken...

O da zamanın nasıl öğretici olduğu...

Nasıl her şeyi değiştirdiği...

Bugünün makbul bazı davranış kalıpları...

Alışkanlık ve tiryakilikleri...

Onlarca yıl sonra nasıl çöpe atılacak...

Neler makbul olacak...

Neler yerin dibine girecek...

Bilen var mı acaba!

9 Haziran 2026 Salı

Dünya kupasının sararmış sayfaları…

 1982 yılında bir yaz günü, bir Pazar sabahıydı...

Henüz on yaşındaydım...

Evin salonunda tek başına otururken...

Gazetenin dünya kupası eki elime geçmişti...

24 takım arasında nasıl dalıp gitmiştim...

Dünya kupaları hep özeldir...

1982 bambaşkaydı...

Maradona ilk kez...

Socrates rüzgar gibi ama trajik elenişiyle...

Almanya Avusturya utanç maçı...

Cezayir'in Almanya'yı yenmesi...

Schumacher'in Batiston'a yaptığı karete vuruşu...

41 yaşındaki İtalyan kaleci Zoff'un dünya kupasını kaldırması...

Ramazan ayında bir kupa...

Anıları çok...

İkonikti...

Daha neler var...

1986'da, Meksika'da...

Maradona'nın "Tanrının eliyle" attığı gol...

Sonrasında İngiltere'ye akrobatik bir başka golü...

Arjantin'i şampiyon yapması...

2022'deki Messi gibi...

Ya da tarihin en kötü dünya kupası olan 1990 İtalya'da...

Nasıl savunma maçları...

Nasıl kötü bir final...

Tek gol penaltı...

Almanya Arjantin...

Golü atan Brehme artık hayatta değil...

Bu arada Socrates de yok aramızda...

Almanya'nın teknik direktörü Beckenbauer da...

Anılar kalıyor...

Ama hayat nasıl da boş...

Devam...

1994 ABD'deki kupa...

42 yaşındaki Kamerunlu Milla'nın golleri...

Say say bitmez...

Uzatmak istemem...

Sadece aklımda kalan bir kaç ikon daha...

1994'ten aklımda kalan Rumen Hagi ve Kolombiyalı Valderamma...

Valderamma'ya saçı nedeniyle Beyaz Gullit derlerdi...

Tekniği inanılmaz...

İyiler kaybeder bazen...

Gerçekten öyle oldu...

Kusursuz bir futbol takımıydı Kolombiya...

Yüzde seksen topa sahip olsa da...

Hemen herkese yenildi...

Hem Avrupa hem Dünya şampiyonuydu Fransa...

2002 dünya kupasına öyle geldi...

Üç maçta üç yenilgi...

Büyük hüsran...

2002 deyince bizi de unutmayalım...

Dünya üçüncüsü olmuştuk...

Bazıları şimdiki jenerasyonu tarihin en iyisi diye tanımlıyor...

Ben 2002 kadrosunun daha iyi olduğu kanaatindeyim...

Şampiyon da olabilirdik...

Alpay, Tugay, Ümit Davala, İlhan Mansız say say bitmez...

Ne takımdı...

Hasan Şaş filan da...

Brezilyalı Ronaldo'nun ayağının burnuyla golü...

En sevdiğim maçlar gecelerin sonunu delen.

Uzatmaya gidenler...

82 Almanya Fransa maçı...

Fischer'in rövaşatası...

Platini ve diğerlerinin hüsranı...

Kuveyt emirinin bir maçta takımını sahadan çekmesi...

Sonra hakem golü iptal ettim deyip geri çağırdı...

Ve geldiler...

Oldu bu...

Yaşandı...

Fransa 4-1 kazanmıştı yine de...

2010 Güney Afrika ve Vuvuzela...

Yine benim ikonum...

Uruguaylı Diego Forlan...

Bir insan her golünü mükemmel atar mı...?

Muhteşemdi...

Çeyrek finalde elendiler...

Vuvuzela sesleri arasında...

Orta sona giderken...

Geceleri uykusuz kalma pahasına....

86 dünya kupası öncesi....

Halit Kıvanç'ın hazırladığı dünya kupası belgeseli bölüm bölüm izlerken...

Nasıl da heyacanlı olduğumu hatırlarım hep...

Maçların çoğu gece yarısı...

Ama izlerdik...

Meksika statlarında öğle saatleri...

Güneş...

Orta sahada yıldıza benzer bir gölge...

Yıllar sonra gideceğim Mexico City'deki Azteka stadı...

O günün hayaller dünyasıydı...

Final müthiş oldu...

Son noktayı Bruchaga koydu...

Arjantin Almanya'yı 3-2 yenerken...

Maradona sessiz kaldığı tek maçta dünya kupasını eline aldı...

Bugün gibi taze...

Dünya kupaları...

Tarihin bir sayfası...

Bugün olanlar yıllar sonra hatırlanır...

Bazılarını çok azı hatırlar...

Nedense benim aklımda kıyıda köşede kalmış maçlar da kalır...

1982'deki İskoçya Yeni Zelanda maçı...

5-2 bitmişti...

İkisinin de iddiası yok...

Yıllar sonra bulup izledim...

Niyeyse...

Sadece Yeni Zelanda'nın bir golünden sonra...

İki futbolcunun birbirini kutlarken tokalaşması...

Resmi bir tören gibiydi...

Tarihin sararmış bir sayfasında...

Beyin ne garip şeyleri not ediyor...

Bu arada dünya kupası senelerinde...

82, 86 ve 90....

Hep Beşiktaş şampiyon oluyordu...

Sonra kaydırdık biraz...

Neyse...

Hadi iyi geceler...