30 Ağustos 2020 Pazar

30 AĞUSTOS...

 


Öncelikle.

Bu vatanı canları pahasına savunanlara.

Başta büyük önder Atatürk.

Ve tüm şehitlerimize.

Rahmet ve minnetle...

Saygıyla.

Diyelim...

Sonrasında da.

Siyasi tartışmalara.

Kutlamada pandemi kısıtlamasına ilişkin.

Her türlü eleştirinin saygıdeğer olduğu yönündeki.

Tavrımızı netleştirelim.

Ardından asıl mevzuya gelip.

Devam edelim...

***

Son günlerde yakın tarihe atıf yapılıp.

Geçmiş 30 Ağustos kutlamalarına övgüler düzülüyor ya.

O iş öyle miydi acaba?

Neler oluyordu?

Bir hatırlayalım isterseniz...

Hipodromdan tanklar toplar geçiyor.

Askerler resmi geçit yapıyor.

Tribündeki özel seçilmiş.

Başları örtüsüz davetliler.

“Türkiye laiktir laik kalacak” sloganları atıyordu.

Mesaj kimeydi?

Anladınız sanırım...

***

Akşam Gazi Orduevi’ndeki resepsiyonda.

Koskoca başbakanlar bakanlar.

Bazen muhalefette olan liderler.

Eşlerinin giyimi yüzünden.

Tek başına davet edildikleri resepsiyonda.

Salonda da izole edilip.

Yanlarına gidilmeyip.

Aşağılanmaya çalışılıp.

Üstelik iğneli konuşmalarla.

Adeta ayaküstü muhtıralarla hırpalanıp.

Dayak yerken.

Fonda 10.yıl marşı çalıyor.

İrticacı kurumlardan (!) olmayan gazeteciler...

Verilen mesajlar kadar.

Laikliğin o günkü en önemli ölçütü olan.

Konukların bardaklarına göz atıp.

Kimlerin alkol alıp almadığına bakıyorlardı.

Milletvekilinin birisi alkol duvarını aşıp.

Allah´a yakınlaştığını bile öne sürmüştü...

Ama hiç birisi.

Giyimi kuşamı.

Yaşam tarzı yüzünden.

Cumhuriyeti yıkmaya çalışmakta suçlananlar kadar.

Eleştirilmemişti...

***

Yakın tarihi unutmaya meyilliyiz.

28 Şubat sürecinde.

Ve devamındaki.

Askeri baskı ve yaltaklanma dönemindeki.

30 Ağustos kutlamalarını.

İyi bilmezdik...

Tesadüf işte.

Dün gece.

O dönemin bir dizisine denk geldim televizyonda.

“Bir Demet Tiyatro”ya...

Diziden bir sahne...

Bir gazeteci.

Milletvekili Cumhur Zimmet’in sekreterini arıyor.

Sekreter Demet Akbağ...

Vekil ‘yokum’ dedirtiyor.

Sekreter idare etmeye çalışıyor.

Gazeteci, vekille ilgili “Arsa yolsuzluğu”nu hatırlatınca.

Demet Akbağ, “Öyle ama Cumhur bey laikliğin teminatıdır” yanıtını veriyor.

Bu kadarla kalsa iyi.

Sonraki telefon Cumhur Zimmet’in terzisinden.

Akbağ her zamanki üslubuyla...

“Hayır. Apoletli ceket şimdilik dursun. Onu Meclis kapatılıp Danışma Meclisi açılınca isteyeceğiz. Bugün de eski modeli gönderin” diyor...

Komedyen.

Dönemin ruhunu okumuş adeta.

Yani.

Dememiz o ki.

Mevcut şartlarda.

Eksiklerimiz var.

Yanlışlarımız.

Düzeltilmesi gerekenler de.

Var tabi...

Ama.

Geçmişe özlemi abartır.

İşi “Her şey daha iyiydi” noktasına taşırsak.

O geçmişi bilmediğimiz.

Veya

Unuttuğumuz.

Ya da...

Asıl niyetimiz ortaya çıkar....


25 Ağustos 2020 Salı

ESKİDİĞİNİ BİLMEK...

Nostalji yazılarını severim.

Hele yazarı gazeteciyse.

Bayılırım.

Konu meslekse üstelik.

Yeme de yanında yat...

Ben de buna niyetlendim.

Becerebilirsem şayet…

Sizleri.

Geçmişin gazeteciliğine.

Televizyonculuğuna götüreceğim.

***

1990’ların başındaki medya büroları ile.

Şimdikilerini kıyaslamak zor.

İyidir, kötüdür kısmında değilim.

Karikatürize edelim.

Yargılamayı siz yapın.

Eski medya bürolarında ne olurdu?

Sabah erkenden büroda olunur.

Ama…

Çok erkenden.

Çünkü bütün gazeteleri okumak lazım.

Okumazsanız.

O gün başlamaz.

Zira internet yok.

Gazeteyi kapıp okuyacaksın.

Önce okumak da önemli.

Herkesin okuması için hızla el değiştirir.

Sonra da.

Vakit kalırsa.

Köşe yazılarına bakılırdı.

Gazetelerde daha çok.

Atlanan ve atlatılan haberler takip edilirdi

Gazeteleri iyi takip eden muhabir.

Gündem toplantısına daha donanımlı girer.

Yapacağı yeni haberin.

Kimse tarafından akıl edilip edilmediğini de görmüş olurdu…

Televizyonlar bazen bugünkü gibi.

Gazete haberlerini kendine uyarlasa da.

Aslen pek makbul bir şey değildi bu…

İnternetin adı bile duyulmamış.

Cep telefonu bürolara girmemişti.

Çağrı cihazı olan kemerine takar.

Bir lüks gibi sergilerdi.

Gazete bürolarının telsizleri adeta nal gibi.

Çantamızda.

Kameraman arkadaşların.

Çok fonksiyonlu yeleklerinin.

Kocaman göğüs ceplerinde gezerdi.

Antenler dışarda olacak tabi…

Uzaktan bir kız gören bazı arkadaşlar.

Telsizle konuşup hava atmaya çalışırdı!

Medya görev araçları standarttı!

Yüzde doksanı beyaz şahindi.

Arabalar Başbakanlığın içine kadar girebilir.

Bazen bakanların çıktığı merdivene kadar yanaşır.

Makam araçları arkadan selektör yapardı!

Biz malzemelerimizi indirirken.

Bakanların yanımızdan geçtiği.

Bize laf attığı olurdu!

***

Tripodlar dev gibiydi.

Muhabirin tripod taşıyanı.

Güçlü kuvvetli olanı.

Kameraman gözünde makbuldü.

Zavallı kameramanlar.

O günlerde devasa büyüklükteki.

15 kilo ağırlığındaki.

Dev kameraları taşır.

Kamera kadar ağır Anton Bauer aküleri de unutmamalı…

O kameraları omuzlarına alıp.

Seçim otobüsünün üstüne çıkar.

Mitingi baştan sona.

Üstelik tripodsuz çekerlerdi.

Görüntü atlasan tekrarı yok.

Ama insanlık hali.

Atlanırdı…

Maçta gol atlayan kameraman vardı…

Kameradan kameraya aktarma şansın da yoktu…

Zor işti zor…

***

Süper VHS sistemli.

IKEGAMİ isimli bir kamera vardı ki.

Kameradan çok.

Ayakkabı boyacı sandığını andırırdı.

Hi-8 denilen ve…

8 saniyede zor kayda giren kameralar da tabi…

Montaj stüdyoları birkaç odayı dolduracak ekipmana sahipti.

Şimdiki gibi bir laptop ile olmuyordu işler.

Her kameramanın çantasında zarf olur.

Sürekli bir yerlerden büroya kaset postalanırdı.

Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığında sabahtan akşama nöbet tutulur.

Merdivenlerde beklenilir.

Girenler çıkanlar.

Sürpriz misafirler takip edilir.

Sürpriz haber kovalanırdı.

***

Kameramanlar kamera saplarını elektrik bandıyla sarar.

Gazete muhabirlerinin, mini kasetli kayıt cihazları olur.

Bazılarınınsa.

Walkman misali.

Dev teyplerini siyasilere uzattığı görülürdü.

Telsiz mikrofon henüz bize ulaşmamıştı…

Mikrofonların kabloları özenle sarılır…

Bazıları tam iş anında bozulur.

Hemen yedek olanı çıkarılırdı…

Telsiz mikrofonların ilk versiyonu ile tanıştığımızda.

Bir devrim gibi gelmişti önce…

Ucunda birkaç santimlik kablo…

Domuz kuyruğu gibi…

Havalıydı.

Ama kullanımı riskliydi.

Ortamda siyasi çoksa…

Telsiz mikrofonun frekansları ile…

Korumaların telsizleri karışır.

Bazen bütün mikrofonların sesi.

Birbirine girerdi…

Çık içinden çıkabilirsen.

Bazen en önemli ses.

Güme giderdi…

***

Kameraman malzemeleri bildiğin kamp çantasında…

Eksiksiz olmalı.

Cevat Kelle gibi…

Ama hepsi zeki arkadaşlar..

Ani çözüm üreten zekaya sahiplerdi…

Bazı partilerde basın toplantıları oval masa etrafında yapılır.

Refah Partisi öyleydi mesela.

Doğal olarak.

Tripod kullanmak zor.

Çözüm tam Türk işi.

Aslında dahiyane…

Kameraman masaya oturur.

Cebinden cüzdanını çıkarır.

Masaya koyduğu kameranın ön kısmının altına.

Hafif bir yükseltici olarak cüzdan koyar.

Basın toplantısını baştan sona çekerdi…

***

Kameramanlarının, foto muhabirlerinin.

Bazen muhabirlerin de.

Mutlaka yelekleri olur.

Banana marka.

Onlarca cebi vardır.

Her şey konur.

Foto muhabiri film rulolarını koyar.

Malum.

Dijital makinalar yok.

Filmler banyo edilecek.

Kameramanların yeleklerinin ceplerini görmeyin gitsin.

Ne ararsan.

Selobant.

Kaset.

Kablo.

Mini mikrofon.

Bazen.

Uzun işler için yiyecek, sandviç vs…

****

İşe gidenin dönmesi zor.

Bazen gececi devralır.

Bazen.

Allah ne verdiyse.

Gece kaçta biterse…

***

Gazete ve televizyon bürolarında daktilo da olur…

Bilgisayarlar bugünkü gibi değil.

Tüplü televizyon kadar.

Her büroda iki üç tane sadece…

İşlevini ne siz sorun ne biz söyleyelim…

Sadece yazı.

Ve yazıcıya gönderme…

O da arıza yapmazsa…

Daktilolar ise kurtarıcı.

Alternatif olarak tutulurdu…

****

Televizyonların ana haber bülteni saatlerinde.

Tüm büro hazır bulunur.

Sadece kendi bültenlerini değil.

Rakip kanalları da dikkatle takip ederlerdi.

Biraz da stresle…

Haber atlama ve atlatma.

Büyük bir haz.

Bazen de.

Stres kaynağıydı…

***

Haberler İstanbul büroya faks ile geçilirdi.

Mail diye bir şey yoktu zira.

Faks cihazı çok stratejikti.

Bazen yanında yatılır…

Çay kahve içilecekse.

Birisi onun yanına konuşlanır.

Faksa bakarak çayını yudumlardı.

İstihbaratların çoğu fakstan alınırdı.

Bütün bakanlıklar, kurumlar.

Haberlerini faks ile gönderir.

Telefonla da arayıp.

İstihbaratı teyid ederlerdi.

Faks kağıdının bitmesi.

Sorumlusu için affedilmez hataydı.

AA’nın haberleri teleks ile gelir.

Teleks kağıdı, hızar benzeri kesici ile kesilir.

Masada yanımızda dururdu.

****

Ankara dışına çıktığımızda.

Cep telefonu olan bir arkadaş yoksa, ki genelde olmazdı.

PTT şubesi bulunur.

Telefon kuyruğuna girilir.

Haberler telefonla yazdırılırdı.

Haberi kağıda dökmeden.

Direkt nottan yazdıran muhabir makbuldü…

Televizyonlar için.

Taşradaki PTT’lerden görüntülü link geçmek.

Acayip havalı.

Ama çok maliyetli bir işti.

***

Ankara ve İstanbul dışında.

Yani taşrada.

Siyasi liderler konuşma saatlerini dikkatle ayarlar.

Televizyonlarının ana haberlerine yetişmesi için gayret ederlerdi.

Haber kanalı yoktu…

Bugünkü gibi canlı yayın imkanı.

Frekans verme durumu da yoktu tabi…

Kasetler zarflanır.

Partilerin.

Ya da Başbakanlığın belirlediği bir eleman.

Ya hava yolu.

Ya kara yoluyla.

Bültenlere bir saat kala Ankara’da olmak için topuklardı…

Bugünkü gibi kartlı kameralar yoktu.

Hi-8, BETACAM kasetler…

Koca koca 90’lık arşiv kasetleri…

Bazılarımız bilir.

Yumatik denilen.

Bugünkü kameralardan bile büyük kasetler vardı…

Görüntüsü çamur gibi olsa da.

Bize iyi görünürdü…

Özellikle haberimiz yetişip.

Ana habere girmişse.

Bir taşra lokantasında izlemek.

Paha biçilemezdi…

***

İnsanlar medya çalışanlarına karşı daha hoşgörülü.

Sokak röportajları kolaydı…

Arkadaşlarımız.

Bugünkü gibi itilip kakılmaz.

El üstünde tutulurdu.

Dükkanların içine kameralarla dalar.

Zorla çay içirmeden de uğurlamazlardı.

***

Yurt dışına çıktığımızda.

Cebimizde tomarla dolar ve mark olur.

Pazarda gibi harcardık…

Çünkü kredi kartı dışarda kullanılmaz.

Otel rezervasyonları telefonla yapılır.

Paralar nakit ödenirdi…

****

Kahvaltılarımız genelde poğaça ve çaydı.

Çorba da revaçtaydı…

Günün ilk gazeteleriyle iyi giderdi…

Öyle açık büfeler.

Çok çeşitli kahvaltılar filan.

Bilinmezdi…

Ya da.

Lüks otellere özgü yeni bir şeydi…

***

O dönemlerde.

Bir protesto geleneğimiz vardı.

Bazen abartırdık.

Ama vardı.

Mesela…

Bazı siyasiler programlarına gecikince.

Bazı meslektaşlarımız karar alı.

Toplantıyı beklemez.

Protesto edip.

Görev yerini terk ederdi.

İşin muhatabı siyasetçiye haber gidince.

O adam ya da kadın.

Arkadaşlarımızı ikna için.

Arabaya binmeden yakalar.

Bin bir özürle ikramda bulunur.

Gazetecinin gönlünü alır.

İçeri davet ederdi…

***

Hiçbir şey güllük gülistanlık değildi tabi.

Biz gençtik.

Güzel kalmıştı aklımızda.

Oysa.

Acayiplikler yok muydu…

Utanılacaklar…

Olmaz mı…

Mesela…

Koalisyondaki bir iktidar partisi.

Yılbaşında.

Kendisini takip eden muhabirlere.

Hediye giyim çeki göndermişti…

Bugünkü gibi sosyal medya olmadığından.

Dedikodular başka türlü ayyuka çıkmış.

Bazıları çekleri iade etmek zorunda kalmış…

Bazıları ise…

“Beni unuttunuz” diye partideki yetkiliyi aramış!

Çekini istemişti…

“Bana az gelmiş” diyenini ise…

Şüphesiz ayrı bir yere koymalı…

Bunları da gördük yaşadık…

Dahası…

Bir muhalefet partisi.

Daha doğrusu genel başkanın eşi…

Yılbaşında bazı muhabirlere hatıra altın göndermiş!

Bazılarına ise.

Gümüş şekerlik.

Artık kim muteber kim değil anlaşılsın diye belki.

Ama kimseyi es geçmemiş…

Dönemin tanıkları yaşıyor.

Altınları kimler iade etti?

Kimler sessizce aldı?

Bilen abilerimiz, ablalarımız.

Akranlarımız var kuşkusuz…

Bu bize yeter…

O günlerin övünülmeyecek bir ayrıntısı da.

Köle stajyerlik kavramıydı.

Yıllarca süren.

Maaşsız.

Kadrosuz.

Bir stajyerlik.

Bazen umut ışığı var.

Bazen yok.

Ama yıllarca devam…

Anlı şanlı kurumlarda bile…

Gönüllü kölelikti adeta…

****

Bugün çok uzattım farkındayım.

Daha da gider.

Ama bir yerde kesmeli.

Sadece son bir şey.

Yaşanmışlıklar.

Anılar.

Hepsi büyük zenginlik.

Ama daha da kıymetlisi.

Çeyrek asırlık dostluklar.

Bu anıları birlikte yaşadığımız.

Güzel insanlar.

Belki bir kısmı aramızda olmayan.

Eski meslektaşlar…


15 Ağustos 2020 Cumartesi

ACI BAL...

 ACI BAL...


Üsküp yakınlarında bir köy.

Elektrik yok.

Doğru dürüst yol yok.

Hastane, okul.

Hiç birşey yok.

Neredeyse.

Yokluğun başkenti.

Yatalak annesine bakan yaşlı Hatice.

Ağaç kovuklarından.

Taşların arasından.

Dağlardan bal toplayıp.

Üsküp’te satıyor.

Kendisi bir deri bir kemik.

Bal var sadece.

Bir de ineklerin sütü.

Balı köpekleri de yiyor kendi de.

Bir evi var ki görmelisiniz.

Daha çok mağara.

Nem...

İzlerken sizin gözlerinizi yaşartıyor.

Doksan yaşlarındaki annenin yüzünün yarısını ise.

Ne siz görün.

Ne ben anlatayım...

Ama o enfeksiyon nasıl kurur?

Onunla nasıl mücadele edilir?

Her şeyle savaşan Hatice.

Nasıl ayakta kalır...

***

Bitişik komşu.

Beş çocuklu ve hayat savaşı veren Hüseyin.

Kırık Türkçeleri ile çok sempatik bir aile.

Ama.

İki ailenin çekişmesi.

Arıların ölmesi.

Kovanların yakınlığı.

Sürtüşmeler?

Yokluk savaşı.

Çocukları sokan arılar.

Dereleri varillerle aşıp.

Öbür uçtaki tomrukları getirmek için.

İnanılmaz bir başka mücadele.

***

Bütün bunlar.

Makedonya’da geçen bir hikayeden.

Rus yönetmenin ‘Bal Ülkesi’ belgesel filminden...

100 günde çekilmiş.

Böcek kameralarla.

Yani.

Oyuncular aslında kameraları unutmuş.

Yani tamamı gerçek.

Yani kurmaca yok.

Tıpkı bizim hayatımızda olmadığı gibi.

O filmi ne kadar anlatsam da.

İzleyip size dokunmasını sağlamalısınız.

Başka türlü olmaz.

Size nüfuz etmeli...

Sonra da.

Kendi hayatınızdaki dertleri ve tasaları.

Belki ekonomik güçlükleri.

Oradaki trajedi ile karşılaştırmalısınız.

Belki pahalılık yüzünden daha az aldığınız şeyleri.

Döviz kurunu.

Belki çocuğunuzun özel okul masraflarını.

Pandemi nedeniyle evlerde kalışınızı.

Telefonsuz beş dakika duramayışınızı.

Sıkılışınızı...

Tatile nereye gideceğinizi...

O köydeki bir deri bir kemik insanların aksine.

Fazla kilolarınızı atmak için yaşadığımız endişeyi...

Lale devrinden kalan radyosu çalışsın diye.

Tencereyi barakanın üzerine asan Hüseyin bir tarafta.

Bir tarafta da.

İnterneti azıcık yavaşlayınca mosmor olan bizler.

Bütün nimetleri tüketip.

Şükretmeyen bizler.

Ve o insanların inanılmaz tevekkülü.

Nasıl bir çelişki Allahım.

İnsan nasıl bu kadar nankörleşebiliyor?

Bir film nasıl bu kadar güzel anlatır?

Yaşadığımız cennetin farkında olmayışımızı...

Nasıl büyük gaflettir?

Binlerce şükretmeyişimiz...

Ben meslek gereği.

Balkanlar’da çok gezdim.

Her gittiğimde ellerim kollarım dolu geldim.

Mutlaka bal da getirdim.

O muhteşem doğanın.

Eşsiz lezzeti saklıdır o ballarda.

Ama belli ki.

O dağlardaki sessiz çığlıklar.

Hatice’nin dayanılmaz mücadelesi.

Alın teri.

O yaşlı annenin.

Dağların.

Adeta haykırışı...

Kahvaltı soframızı tatlandıran.

Küçücük bir şey belki.

Ama arkasındaki dram.

Acı.

Hem de çok acı.

Çok ağır geldi çok...





13 Ağustos 2020 Perşembe

ANKARA’DA GARİP HESAPLAR…

Yeni sistem.

Peşin koalisyon ihtiyacı getirince.

İttifaklar konusunda.

Onlarca ittifak kombinasyonu çıkıyor.

Üstelik.

Yüzde birlik pazarlıkçılar da ortaya dökülünce.

Ufukta yeni pazarlıklar da görünüyor.

Hakkını teslim edelim.

İyi Parti bu avantajı iyi kullanıyor.

Akşener’in dediklerini değil de.

Satır aralarında.

Demek istediklerini.

Dedirttiklerini…

Deneyimli Ankara analistlerine sorun.

Alacağınız yanıt…

Akşener her iki ittifakın arasında.

Şimdilik ustaca.

Dengede…

Ama.

Alttan mesajlar da gönderiyor.

Aldığımız duyumlara göre.

CHP’ye…

“Bizi HDP’yle terbiye etmekten vazgeçin” mesajı göndermiş.

Akşener…

Cumhur ittifakına mesafeli gibi görünüp.

“Parlamenter sistem” sopası gösterirken.

Aslında.

“Sizin tarafa gelmem” demiyor.

Dediği.

“Ben zor lokmayım”…

Ama bir de üçüncü yol…

İyi Parti’yi o yolun lideri yapıp.

Deva, Gelecek gibi partilerle.

Günün birinde belki Muharrem İnce ile.

Üçüncü alternatif olmayı da aklında tutuyor.

Şüphesiz deneyimli bir siyasetçi olarak.

Pazarlık dozajını da gözetiyordur.

Zira…

Fazla naz aşık da usandırabilir.

Yani…

Pazarlık gücünü zorlamanın.

“Ellerim bomboş” diye bitmesi de mümkün.

***

Yeni denge mekanizmasının taze aktörü Muharrem İnce.

Hatta o Muharrem İnce.

Bugün çok ilginç bir hamleyle.

CHP’yi, HDP ile ittifak üzerinden suçlamak yerine.

Bu ittifakı gizli yapmaları üzerinden eleştirdi.

Ve Kürtlere teşekkür etti.

Kuracağı olası partinin.

HDP ile açık ittifak yapabileceği imasıyla.

CHP’ye beklemediği yerden vurmak.

HDP’nin de kafasını karıştırmak istedi!

İnce Parti kurar mı?

Kurarsa hangi ittifaka dahil olur?

Öncelikle…

Pet şişe ile canlandırdığı örnek.

Artık hep karşısına çıkacak.

Yani…

Cumhur ittifakına mesafeli durmak zorunda gibi.

Fakat…

Doğrudan millet ittifakına gireceğini de düşünmemeli.

İyi Parti ve Akşener’li olası üçüncü yol da mümkün…

Bu durumda HDP'yle yakınlaşma projesinden vazgeçer.


Belki de.

Tamamen farklı bir “İnce yol” dener.

Kendine güvendiğini.

İsteyenin kendi adaylığı etrafında birleşmesini.

Tek başına.

100 bin imzayla seçime gireceğini de açıklayabilir.

***

Şurası gerçek.

Denklem çok bilinmeyenli.

Parlamenter sistemde olmayan alternatifler.

Yöntemler.

Ve.

Pazarlıklar…

Her gün yeni senaryolar.

Ortaya çıkacak.

Küçük partiler bundan mutlu olup.

El yükseltecekler…

Deva ve Gelecek Partisi’nin yeni pazarlık çabaları da ortaya çıkarsa.

Şaşırmayın.

Öyle siyasi manevralar görebiliriz ki.

Futboldaki kıvrak çalımları aratmaz.

Bizden söylemesi…

11 Ağustos 2020 Salı

İNCE'NİN KAFASINDAKİ...

Siyaset istatistiklere sığmaz.

Erdoğan istatistiklere baksaydı.

Yusuf Bozkurt Özal’a.

Sadettin Tantan’a.

Hasan Celal Güzel’e.

Bunlardan ibret almaya kalksaydı…

Ana damarından ayrılıp.

Yeni parti işine girmez.

Kendine başka yol tuttururdu.

Ama sonuçta…

Tarihin en çok seçim kazanan lideri oldu.

İstatistikler…

Ana akımdan ayrılanları kurtların kaptığını.

Tutturamadıklarını söylese de.

Lideri olduğu CHP’den.

Darbe marifetiyle de olsa koparılıp.

Sonra gönül bağları da yok olunca.

DSP’yi kurup.

Biraz sürüncemeden sonra.

İktidara gelen Ecevit’in de.

Kısmi başarısını teslim etmeli.

Başarısız örnekse.

Saymakla bitmez.

Şener’den, Soysal’dan, Cem’e kadar…

***

Ama...

Yeni sistem kartları yeniden dağıttı.

Artık partin varsa.

Aktörsün.

Mesela…

Meral Akşener…

Bir ana akım partiden kopup.

Arkadaşlarını alıp.

İyi Parti’yi kurup.

Önemli miktarda oy alıp.

Nihai başarıyı yakalayamasa da.

Var olma savaşını kazandı.

Meclis’e girip.

Sürekli eleştirdiği sistemin.

Tüm nimetlerini kullandı.

İttifaklar arasında.

Pazarlık gücüne de kavuştu…

Davutoğlu ve Babacan da.

Bu denenmişi hedefliyor.

Muharrem İnce ise...

Bambaşka bir yola talip.

***

İnce parti kurabilir.

Ancak.

Asıl hedefi parti değil.

Erdoğan’ın tek rakibi olmak…

Dikkat edin.

“Amacı cumhurbaşkanı olmak” demiyorum.

Asıl gayesi…

Erdoğan-İnce dengesini kurmak…

Böylelikle.

Geçmişteki adaylığının avantajına yaslanıp.

Başka partilere.

CHP’ye.

Sola değil…

Erdoğan’a rakip olmaya talip…

Erdoğan’ı yenemese de.

Onunla finale kalmak istiyor.

CHP adayını.

Belki çatı adayı geride bırakıp.

Hele bir de ikinci tura kalabilirse…

Başarıyı yakaladığını düşünecek…

Evde gayet şık duran hesabın.

Çarşıya uyacağını düşünüyor.

İnce tarih yazmak isterken.

Tarih de olabilir...

Zira.

Tabancasında tek kurşun var.

Belli ki yakında ateşleyecek.

Menzilse biraz uzak.

İsabet ettirir mi?

Göreceğiz…